Dini ve İslami Bilgiler | Allah yolunda

Yaratılana Şefkat ve Merhamet ile İlgili Örnekler

Yaratılana Şefkat ve Merhamet ile İlgili Örnekler

Allah’ın merhameti nasıldır? Şefkat ve merhamet ile ilgili hadisler nelerdir? Yaratılana şefkat (Şefkat li-Halkillâh) ile ilgili örnekler.

Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de sık sık, af ve merhamete dâir sıfatlarını bildirmiş, hattâ “merhamet edenlerin en merhametlisi”[1] olduğunu ve merhametinin her şeyi ihâta ettiğini[2] haber vermiştir. Mahlûkattaki bütün merhamet tezâhürleri de esâsen Cenâb-ı Hakk’ın bu nihâyetsiz rahmetinin bir tecellîsidir. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“Cenâb-ı Hak rahmetini yüz parçaya ayırdı; bunun doksan dokuzunu kendi katında tuttu, bir cüz’ünü de yeryüzüne indirdi. İşte bu bir cüz rahmet sebebiyle bütün yaratılmışlar birbirlerine merhamet ederler. Hattâ ana atın, (süt emzirirken) yavrusuna zarar vermemek için ayağını yukarı kaldırması bile, bu yüzde birlik rahmetin eseridir. (Buhârî, Edeb, 19; Müslim, Tevbe, 17)

Kendisi nihâyetsiz derecede merhametli olan yüce Rabbimiz, kullarının da birbirlerine karşı şefkat ve merhamet hisleriyle dolu olmalarını murâd etmektedir. Bu sebeple Fahr-i Kâinât Efendimiz’in en mühim vasıflarından biri de engin merhametidir. Allah Teâlâ, O’nu âlemlere rahmet olarak göndermiştir.[3] Bu yüzden Hak Teâlâ, kendi isimlerinden Raûf (çok şefkatli) ve Rahîm (çok merhametli) sıfatlarını Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e de lutfetmiştir.[4] Hâlbuki önceki peygamberlerden hiçbirine bu sıfatların ikisini birden bahşetmemiştir.[5]

Yaratılan her şeye şefkat, merhamet ve tebessümle yaklaşabilmek, îmanda ulaşılan seviyenin bir göstergesidir. Kâmil bir mü’min, karanlık bir gecenin mehtâbı gibi nurlu, diğergâm, hassas, rakîk, merhametli, şefkatli ve cömert insandır. Merhametten uzak gönüller ise, âdeta canlı cenâzeler durumundadırlar.

MERHAMET EDENLERE RAHMAN DA MERHAMET EDER

Hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Merhamet edenlere Rahmân olan Allah Teâlâ merhamet buyurur. Yeryüzündekilere şefkat ve merhamet gösteriniz ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin.” (Tirmizî, Birr, 16/1924)

“Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Buhârî, Edeb, 18; Müslim, Fedâil, 65)

“Merhamet, ancak şakî olanın kalbinden alınır.” (Tirmizî, Birr, 16/1923; Ebû Dâvûd, Edeb, 58/4942)

“Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta şefkatle bakabilme” ahlâk-ı hamîdesi, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şu cihânşümûl hadîs-i şerîfinde ne güzel ifâde edilmektedir:

Birgün Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz müddetçe cennete giremezsiniz.” buyurmuşlardı.

Ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlallah! Hepimiz merhametliyiz.” dediler.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sözlerini şöyle îzah etti:

“–Benim kastettiğim merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilâkis bütün mahlûkâta şâmil olan merhamettir, evet, bütün mahlûkâta şâmil merhamet!..”[6]

Mü’minleri îman vecdi içerisinde yaşatacak, nefislerinin hodgâmlığından ve bencilliğinden kurtarıp ruhlarını derinleştirecek en mühim hasletlerden biri, merhamettir. Merhametin meyveleri de, cömertlik, tevâzu, hizmet, affetmek ve hasetten kurtulmaktır. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ne güzel buyurur:

“Mü’minlerin, birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte bir vücut gibi olduklarını görürsün. Bu vücûdun herhangi bir uzvu muzdarip olduğu takdirde, diğer kısımlarının da uykuları kaçar, ateşler içinde onun ıztırâbını duyarlar.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)

Merhamet, dünyada vicdan huzuru ve cennet müjdesi, âhirette ise ebedî saâdet sermâyesidir. Nitekim bir zât, Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh-’a gelerek:

“–Bana nasihatte bulun!” demiş, Muâz -radıyallâhu anh- da:

“–Merhametli ol ki, ben de senin cennete girmene kefil olayım.” buyurmuştur.

ŞEFKAT VE MERHAMET ÖRNEKLERİ

Bir bedevî, âlemlere rahmet olan Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in bâzı çocukları öptüğünü görünce hayret etmiş ve:

“–Demek Siz çocukları öpüyorsunuz ha! Hâlbuki biz onları hiç öpmeyiz.” demişti. Bu şahsa acıyarak bakan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Allah Teâlâ, senin kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim ki!” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 18; Müslim, Fedâil, 65)

Allah Ancak Merhametli Kullarına Rahmet Eder

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kızı Zeyneb’in can çekişmekte olan çocuğunu gördüğünde ağlamıştı. Bunu gören sahâbîlerin bir kısmı hayretlerini gizleyememiş ve:

“–Siz de mi ağlıyorsunuz yâ Rasûlallah?!” demişlerdi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Bu bir merhamet tezâhürüdür. Allah Teâlâ onu kullarının kalplerine koymuştur. Cenâb-ı Hak, ancak merhametli kullarına rahmet eder.” (Buhârî, Cenâiz, 33; Müslim, Cenâiz, 11)

Peygamberimizin Rahmeti

Ebû Üseyd -radıyallâhu anh-, Bahreyn’den aldığı birtakım esirlerle Peygamber Efendimiz’in huzûruna gelmişti. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir kadın esirin ağladığını gördü ve ona:

“–Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Kadın:

“–Şu adam oğlumu sattı.” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Üseyd’e:

“–Bu kadının oğlunu sattın mı?” diye sordu.

“–Evet.” cevâbını alınca:

“–Kime?” buyurdu. Sahâbî:

“–Absoğulları’na.” dedi. Bu cevap üzerine Allah Rasûlü, sahâbîye:

“–Hayvanına bin, git, kadının oğlunu al ve getir.” buyurdu. (Ali el-Müttakî, IV, 176/10044)

Allah’ın Rahmeti Hadisi

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Bir defâsında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e esirler getirilmişti. Bir de baktık ki esirlerden bir kadın büyük bir endişeyle, kaybettiği çocuğunu arıyor, esirler arasında bir çocuk bulduğu vakit, onu alıyor göğsüne bastırıyor ve emziriyordu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize:

“–Bu kadının çocuğunu ateşe atacağına ihtimal verir misiniz?” diye sordu.

“–Hayır, vallâhi aslâ atamaz!” dedik. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz:

İşte Allah Teâlâ kullarına, bu kadının yavrusuna olan şefkatinden daha şefkatli ve merhametlidir.” buyurdu. (Müslim, Tevbe, 22)

Müslümanlar, Düşmanlarına Bile Şefkat ve Merhamet Eder

Müslümanlar, düşmanları bile olsa Allâh’ın kullarına şefkat ve merhametle muâmele ederler. Mus’ab bin Umeyr’in kardeşi Ebû Azîz, Bedir’de müşriklerin bayraktarlığını yapmıştı. Savaşın sonunda esir düştü. Ebû Azîz, esâreti müddetince müslümanlardan gördüğü şefkat ve merhameti şöyle nakleder:

“Bedir Savaşı’nda ben de esir düşmüş, Ensâr’dan bir topluluğa teslîm edilmiştim. Bedir’den dönerken, sabah ve akşam yemekleri geldiğinde ekmeklerini bana tahsis ederler, kendileri kuru hurma ile öğünlerini geçiştirirlerdi. Çünkü Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bize güzel muâmelede bulunmalarını tavsiye etmişti. Onlardan birinin eline bir ekmek parçası geçse hemen onu bana getirirdi. Ben hayâ eder o ekmek parçasını onlardan birine iâde ederdim, ancak o ekmeği tekrar bana verir, kesinlikle el sürmezdi.” (İbn-i Hişâm, II, 288; Heysemî, VI, 86)

Peygamberimizin Hayvanlara Şefkat ve Merhameti

Ebû Vâkıd -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye geldiği zaman, Medîneliler, diri develerin hörgücünü kesiyor, diri koyunların da butlarından koparıp yiyorlardı. Bu durum üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Hayvan diri iken ondan kesilen bir şey meyte (lâşe) hükmündedir, yenilmez.» buyurdu.” (Tirmizî, Sayd, 12/1480)

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in dünyayı şereflendirmesiyle hayvanlar bile zulümden kurtulup şefkat ve merhametle tanıştılar.

***

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, koyunu kulağından çekerek boğazlamaya götüren birine rastlamıştı. Hemen müdâhale ederek:

“–Hayvanın kulağını bırak da boynunun kenarından tut!” buyurdu. (İbn-i Mâce, Zebâih, 3)

Yine Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, bıçakların iyice bilenerek hayvanlardan saklanmasını, onlara gösterilmemesini emretmiş ve:

“Biriniz hayvanı boğazlayınca bunu hızlı ve tam yapsın!” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Zebâih, 3)

***

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yolda giderken bir grup insana rastladı. Binek hayvanlarının üzerinde oldukları hâlde durmuş (muhabbet ediyorlardı.) Onlara şöyle buyurdu:

“Hayvanlarınıza, onları yormadan güzelce binin ve (kullanmadığınız zaman da) güzel bir şekilde istirahat ettirin. Onları yollardaki ve sokaklardaki konuşmalarınız için kürsü edinmeyin (sırtlarında durarak sohbet etmeyin). Nice binilen hayvan vardır ki, sırtına binenden daha hayırlıdır ve Allah Tebâreke ve Teâlâ’yı ondan daha çok zikretmektedir.” (Ahmed, III, 439)

İnsanların vahşette sırtlanları geçtiği bir devirde, hayvanların dahî birtakım haklara sâhip olduğunun îlân edilmesi, İslâm’ın nasıl bir hak, adâlet, şefkat ve merhamet dîni olduğunu sergilemesi bakımından kâfî bir misaldir.

Ayrıca nice hayvanların, onlara binen gâfil insanlardan daha hayırlı olduğunun ve Allâh’ı daha çok zikrettiğinin beyân edilmesi, biz mü’minlere, mahlûkâta bakış husûsunda ne muhteşem bir düşünce ufku telkin etmektedir. Bütün mahlûkat, kendi idrak mertebeleri dâhilinde yüce Rabbimizi zikir hâlindedir. Fakat bizlere verilmiş olan sınırlı idrâk ile, onların zikrini anlayamıyoruz. Nitekim bu hakîkat, âyet-i kerîmede şöyle îzah buyrulmaktadır:

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. O’nu hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbîhini anlayamazsınız. O, halîmdir, mağfiret edicidir.” (el-İsrâ, 44)

Hz. Yusuf’un (a.s.) Kendini Aç Bırakma Nedeni

Kıtlık zamanında Yûsuf -aleyhisselâm-’a:

“–Sen, hazinelerin sorumlusu ve tasarrufçusu olduğun hâlde niçin kendini aç bırakıyor, doyasıya yemiyorsun?” diye sorulmuştu. Şu cevâbı verdi:

“–Ben doyarsam, aç olanları unutup hâllerini anlayamamaktan korkarım!”[7]

Anne Şefkati ile İlgili Hadis

Ümmü Kays bint-i Mihsan -radıyallâhu anhâ- anlatıyor:

“Oğlum ölmüştü. Bu sebeple çok üzüldüm. Onu yıkayan kimseye:

«–Oğlumu soğuk su ile yıkama, onu öldüreceksin!» dedim. Bunun üzerine (kardeşim) Ukkâşe hemen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gidip benim söylediklerimi haber verdi. Allah Rasûlü tebessüm etti ve:

«–Böyle mi söylüyor! Allah onun ömrünü uzun eylesin!» buyurdu.”

Hadîsin râvîsi der ki:

“Biz, onun kadar uzun yaşayan bir başka kadın bilmiyoruz.” (Nesâî, Cenâiz, 29)

İnsan mükerrem yaratılmıştır. Dolayısıyla dirisine olduğu gibi ölüsüne de hürmet göstermek îcâb eder. Bu sebeple cenâzenin çok soğuk veya kaynar su ile yıkanması, hırpalanması vs. nehyedilmiştir.

Bu hadîs-i şerîften çıkarılabilecek farklı bir nükte daha vardır ki, o da Ümmü Kays -radıyallâhu anhâ-’nın, oğluna şefkati sebebiyle gassâle müdâhale etmesi ve bunu haber alan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ona bu şefkatinden dolayı, uzun ömürlü olması için duâ etmesidir. Dolayısıyla bu rivâyetten, şefkat ve merhamet sâhibi kişilerin ömürlerinin uzayacağı da anlaşılabilir.

Kölenin Cömertliği

Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh- bir seyahat esnâsında, bir hurma bahçesine uğradı. Bahçenin hizmetçisi siyahî bir köle idi. Köleye üç adet ekmek getirmişlerdi. Bu sırada bir köpek geldi. Köle, ekmeklerden birini ona attı. Köpek, ekmeği yedi. Öbürünü attı. Onu da yedi. Üçüncüyü de attı. Onu da yedi.

Bunun üzerine Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anh- ile köle arasında şöyle bir konuşma geçti:

“–Senin ücretin nedir?”

“–İşte gördüğünüz üç ekmek.”

“–Niçin hepsini köpeğe verdin?”

“–Buralarda hiç köpek yoktu. Bu köpek uzaklardan gelmiş olmalı. Aç kalmasına gönlüm râzı olmadı.”

“–Peki bugün sen ne yiyeceksin?”

“–Sabredeceğim, günlük hakkımı Rabbimin bu aç mahlûkuna devrettim.”

Bu güzel ahlâk karşısında hayran kalan Abdullah -radıyallâhu anh-:

“–Sübhânallah! Bir de benim çok cömert olduğumu söylerler. Hâlbuki bu köle benden daha cömertmiş!” buyurdu. Ardından da o köleyi ve hurma bahçesini satın aldı ve köleyi âzâd edip, hurmalığı ona bağışladı.[8]

Evlâdım! Nereye Gidiyorsun, Kimden Kaçıyorsun?

Nakledildiğine göre, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’nin bir talebesi vardı. Bir gün onu, kendi şahsiyetini lekeleyecek bir durumda yakalamışlardı. Bundan son derece mahcub olan talebe, oradan ayrıldı ve bir daha dergâha gelmedi. Aradan bir müddet geçtikten sonra, gönül hânesi harâb olmuş bu talebe, sohbet arkadaşlarıyla çarşıdan geçmekte olan Cüneyd-i Bağdâdî’nin gözüne ilişiverdi. Talebe, hocasını fark edip, utancı sebebiyle oradan hızla uzaklaştı. Durumu sezen Cüneyd -kuddise sirruh-, yanındakilere dönerek:

“–Siz gidin, benim yuvamdan bir kuşum kaçmış!” deyip, talebesinin ardına düştü. Bir ara geri dönüp bakan talebe, hocasının kendisini tâkip etmekte olduğunu görünce, daha da heyecanlandı ve adımlarını sıklaştırdı. Gide gide bir çıkmaz sokağa girdi. Mahcûbiyetin verdiği telâşla, gayr-i ihtiyârî, başını duvara çarptı. Hocasını karşısında gördüğünde ise renkten renge girdi ve başını önüne eğdi. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri:

“–Evlâdım! Nereye gidiyorsun, kimden kaçıyorsun! Bir hocanın talebesine yardım ve himmeti asıl böyle zor günlerinde olur.” dedi ve onu şefkatle bağrına basıp dergâha götürdü. Hocasının ayaklarına kapanan talebe, yaptığı mâsiyetlere pişman olup tevbe etti…

İslâm, suçluyu toplumdan tecrid etmek yerine, ona merhametle yaklaşarak mânevî yaralarına merhem olmayı tavsiye eder. Çünkü merhamete en fazla muhtaç olanlar, günah bataklığına saplanarak mânevî âlemlerini harâb etmiş olan günahkârlardır.

Bu hâlin yakın târihten bir misâli de şöyledir:

Merhum Ramazanoğlu Mahmud Sâmi Hazretleri’nin bir talebesi, geçirdiği bir buhran sebebiyle mânen zaafa uğrar ve sarhoş bir vaziyette kapısına gelir. Kapıyı açan kişi:

“–Bu ne hâl! Hangi kapıya geldiğinin farkında mısın?” diye azarlayınca, bitkin ve bîçâre adamcağız:

“–Beni merhametle kucaklayacak başka kapı var mı ki!..” diyerek çâresizliğini dile getirir. Olup bitenleri içeriden işiten Sâmi Efendi, hemen kapıya gelir ve o gönlü zedelenmiş talebesini içeriye buyur ederek, can sarayına alır. Onun vîrâne olmuş gönlünü, merhamet, şefkat ve muhabbetle ihyâ eder. Bu rakîk gönül üslûbu ile irşâda mazhar olan o şahıs da, bütün menfî hâllerinden kurtularak zamanla sâlihler zümresine dâhil olur.

Merhamet Duygusu

Esmâ bint-i Ebî Bekir -radıyallâhu anhümâ- der ki:

“Câhiliye devrinde Zeyd bin Amr’ın ayakta dikilip sırtını Kâbe’ye dayayarak şöyle dediğini işittim:

«–Ey Kureyş cemaati! Vallâhi ben hâriç hiçbiriniz İbrâhim -aleyhisselâm-’ın dîni üzere değilsiniz!»

Zeyd, diri diri toprağa gömülecek kızları kurtarıp hayatlarını bağışlardı. Kızını öldürmek isteyen adama:

«–Onu öldürme! Onun külfetini ben üzerime alıyorum.» der ve kızı alırdı. Kız büyüyüp serpilince babasına:

«–Dilersen onu sana teslîm edeyim, dilersen ihtiyaçlarını görmeye devâm edeyim.» derdi.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 24)

Zeyd’deki bu merhamet duygusu, onu şirk ve küfürden muhâfaza etmiş, “hanîf” olarak âhirete intikâl etmesini sağlamıştır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun hakkında:

“O, kıyâmet gününde, benimle Îsâ -aleyhisselâm- arasında ayrı bir ümmet olarak diriltilecektir.” buyurmuştur. (Heysemî, IX, 416)

Kasabın Hesabı

Mevlânâ Hazretleri, Mecâlis-i Seb’a isimli eserinde şu hikâyeye yer verir:

Veresiye et satan kasabın biri, hesap tutmak için bir genci işe almıştı. Ona:

“–Falana şu kadar, filâna bu kadar et verilmiştir.” diye yazdırırdı. Günün birinde bir kuş gelerek bir parça et kaptı. Kasap, hemen kâtibe;

“–Kuşa da yüz dirhem et, diye unutmadan yaz!” dedi.

Aynı kuş, başka bir gün yine âdeti vechile gelmişti. Kasap, tuzak kurduğu için onu yakaladı, derhal başını keserek diğerlerine ibret olsun diye yüksekçe bir yere astı. Bu sefer kâtip, kasaba:

“–Senin alacağını evvelce kuşun hesâbına yazmıştım, şimdi kuşun hakkını senin hesâbına kaç kuruş olarak yazayım?” dedi. Kasap bir feryat kopardı ve:

“–Etin hesâbı kolaydır, fakat başın hesâbını isterlerse ne yaparım?” diye ağlamaya başladı.

2. Abdülhamit’in Sadrazam’a Verdiği Cevap

Sultan 2. Abdülhamit Han zamanında bir gün yüksek seviyede bir memurun, Çırağan Sarayı önünden geçerken gûyâ:

“–Âh Sultan Murât Efendimiz!.. Sen başımızda olsaydın, böyle mi olurdu?” şeklinde bir söz söylediğine dâir bir jurnal alınmış ve bundan dolayı da o memurun Fizan’a sürgün edilmesi husûsunda irâde-i seniyye sâdır olmuştu. Bu duruma îtirâz eden Sadrâzam Said Paşa’nın:

“–Efendimiz! Bu ne hâldir, anlayamıyorum?! Bu memurun takrîben altı ay önce irtikâb ettiği hırsızlık ve rüşvet suçu sâbit olduğu hâlde kendisini affetmiştiniz. Şimdi ise, çok hafif ve sıradan bir jurnale istinâden onu sürgüne gönderiyorsunuz?!” demesi üzerine, 2. Abdülhamit Han, Sadrâzam’a şu cevâbı vermiştir:

“–Hayır Paşa! Ben onu bu jurnalden dolayı sürgüne göndermiyorum! Asıl sebep, bahsettiğin o hırsızlık ve rüşvet suçudur. Ayrıca bu jurnali de kasden kendim verdirttim. Lâkin onu, altı ay evvel böyle bir tertibe baş vurmadan cezâlandırsaydım, yalnız kendisini değil, çoluk-çocuğunu ve akrabâlarını da cezâlandırmış olurdum. Onlar da, eş ve dostlarına karşı mahcub olurlardı. Şimdi ise, bu adamı gûyâ benim sultanlığıma karşı çıkmış bir insan sıfatıyla kahraman telâkkî edecekler… Böyle olmasını tercih ettim!..”

İnsanların kendi aleyhinde düşünmelerine râzı olarak bir âilenin izzet ve şerefini düşünebilmek, ne büyük bir insanlık, fazîlet ve merhamet numûnesidir.

Merhamet Yoksulu

Rivâyet olunur ki, merhamet yoksulu bir kişi, ineğin buzağısını onun gözü önünde kesmişti. Bunun üzerine o şahsın eli kurudu, tutmaz oldu.

Birgün bu şahsın önüne yuvasından bir kuş yavrusu düştü. Anası gelip perişan hâlde çırpındıysa da yavrusunu yuvaya çıkaramadı. O şahıs, bu yavruya merhamet edip yuvasına koydu. Allah Teâlâ’nın lutfuyla, o şahsın eli iyileşip eski hâline döndü.

Türk Askerinin Merhameti

Çanakkale muhârebelerinde, îmanlı askerlerimizin engin şefkat ve merhamet hissi, sadece din kardeşlerini değil, kendilerini öldürmeye gelmiş olan düşman askerlerini dahî şümûlüne almaktaydı.

1930 yılında kendilerine âit bir anıt mezarın açılışına gelen Fransız Generali Guro, şehid Türk askerlerinin kabirlerini de ziyâret etmek isteyerek, etrafındaki çoğu Fransız olan topluluğa şu ibretli hâdiseyi anlatmıştır:

“–Efendiler! Müslüman Türk askeri, ender bulunan bir askerdir. Bu hususta size zihnimde hâlâ taptaze duran bir hâtıra nakletmek istiyorum:

Bir sabah, günün ilk ışıkları ile birlikte Türkler’le süngü harbine başlamıştık. Onlar, çok ama çok mâhir dövüşüyorlardı. Kendileriyle başa çıkmak mümkün değildi. Akşam geç vakte kadar süren bir çarpışmadan sonra yaralılarımızı toplamak üzere karşılıklı bir anlaşma yaptık. Her iki taraf da yaralılarını almaya başladıklarında, ben de harp sahasına çıktım. O hengâmede gördüğüm bir manzara, değme ressamların fırçalarından bile çıkamayacak bir tablo oluşturmaktaydı. Her şeyi bir kenara bırakıp büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla seyre koyuldum:

Bir Türk askeri, kendi yaralarına yerden avuçla aldığı toprakları bastırıyor, kucağında taşıdığı yaralı için ise, gömleğini yırtıp onun yarasını sarmaya çalışıyordu.

Efendiler! Kendi yarasına toprak bastırdığı hâlde kucağındaki yaralı için gömleğinden parçalar koparan bu fedâkâr, kahraman ve asil askerin kucağındaki yaralı kimdi biliyor musunuz?..”

Sözlerinin burasında hıçkırmaya başlayan General, gözyaşlarını mendiliyle silmeye çalışarak derin bir iç çekti ve boğuklaşan sesiyle:

“–Efendiler! O Türk yiğidinin kucağındaki yaralı, bir Fransız askeriydi, bir Fransız askeri!..” dedi. Ardından yere çöktü; elini yüzüne kapatıp ağladı, ağladı, ağladı…

Askerin bu muhteşem hâli, bir mü’minin rûhundaki ufku göstermeye kâfîdir: Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz’in ahlâkı ile ahlâklanmak…

Fedâkârlık ve Merhamet Ufku

Ecdâdımızın ne muazzam bir fedâkârlık ve merhamet ufkuna sâhip olduğunu göstermesi bakımından Corneille Le Bruyn isimli bir batılının şu müşâhedesi de ne kadar mânidardır:

“Türklerin iyiliği sâdece insanlara münhasır kalmayıp kuşlara bile şâmildir. İçlerinden bâzıları, pazar kurulan yerlere muntazaman devâm ederek kafeslerde satılan kuşları satın alıp hemen âzâd ederler. Bunu yapmalarının sebebi, mahşer gününde o kuşların huzûr-i ilâhîye gelip insanlardan görmüş oldukları iyiliğe şehâdet edeceğine inanmalarıdır.”

Allah’ın Emaneti

Osmanlı topraklarında geçirdiği zaman zarfında gördüğü sayısız fazîlet numûnelerini aklı-havsalası almayan Fransız Comte de Bonneval, bir müşâhedesini şöyle dile getirmiştir:

“Osmanlı ülkesinde verimsiz ağaçların sıcaktan kurumasına meydan vermemek üzere her gün sulanmaları için işçilere para vakfedecek kadar aşırılığa giden Türkler bile görmek mümkündür.”

İslâm’ın insana kazandırdığı gönül ufkunu tanımayanları hayretlere düşüren bu tablo, bütün mahlûkâtı Rabbinin bir emâneti telâkkî edip şefkat, merhamet ve muhabbete lâyık gören mü’minler için gâyet tabiî bir durumdur.

Türklerin Şefkat ve Merhameti

Meşhur seyyah Du Loir, Paris’te neşredilen seyahatnâmesinde şöyle der:

“Türk örf ve adetlerinin husûsiyetlerine dâir son müşâhedelerimi de şöylece hülâsa edeyim:

Onların hayır ve hasenâtı yalnız insanlara değil, hayvanlara bile şâmildir.

Bütün Osmanlı ülkesinde “imâret” denilen misâfirhâneler vardır. Buralarda vakfedenin koyduğu şart gereğince, hangi dîne mensub olursa olsun, bütün fakirlere ihtiyaçları nispetinde yardım edilir. Bütün yolcular, imârethânelerde üç gün kalabilir ve kaldıkları müddetçe her öğünde birer tabak pilavla ağırlanırlar.

Şehirlerde yol kenarlarında bu imâretlerden başka her türlü şahsa kapıları dâimâ açık duran ve “kervansaray” denilen umûmî binalar da vardır.

Bâzı Türkler de hayrât olarak yol boylarında yolcuları susuzluktan kurtarmak için çeşmeler yaptırırlar. Bâzıları da şehirlerde sokaklardan gelip geçenler için sebiller inşâ ettirirler. Buralarda tıpkı resmî dâirelerde olduğu gibi aylıklı memurlar vardır ve vazifeleri, isteyenlere su vermektir.

Zenginler, hapishâneleri ziyâret edip borcunu ödeyemediği için hapsedilmiş olanları kurtarırlar. Hâllerini anlatmaktan utanan fakirlerin ihtiyaçlarını, misli görülmemiş bir hassâsiyet ve gizlilik içerisinde araştırıp onlara yardım ederler.”

Vakıfların Önemi

Allâh’ın mahlûkâtına şefkat ve merhametin en muazzam tezâhürlerinden biri de vakıflardır. İslâm târihindeki vakıflar, Allah Teâlâ’nın kullarında görmek istediği şefkat ve merhamet hislerinin müesseseleşerek ebediyet kazandığı ictimâî ibâdet ve hizmet mahalleridir. Sâdece Osmanlı’da kurulan vakıfların bâzılarından bahsetmek, meselenin ehemmiyetini ortaya koymaya kâfîdir:

Osmanlı Devleti’nde kurulan vakıfların gerçek adedini tespit edebilmek çok zordur. Ancak bunların 26.300 kadarı tespit edilebilmiştir ki, sâdece bu sayı bile ecdâdımızdaki merhamet ufkunu göstermesi bakımından hayli ibretlidir.[9]

Osmanlı Devleti’nin zirvede bulunduğu bir zamanda sadrâzamlık yapan ve Sırp kökenli olmasına rağmen, samîmî bir mü’min ve başarılı bir devlet adamı olan Sokullu Mehmed Paşa’nın vakıf tesis etmekteki hassâsiyeti, buna misâl gösterilebilir. Gerçekten de o büyük insan, câmi, medrese, çeşme gibi pek çok hayır eserleri vücûda getirmiş ve bunları vakıf sûretinde ebedîleştirmiştir.[10]

Vakfiye Yazısı

Nakîbü’l-Eşrâf[11] Es’ad Efendi’nin vakfiyesinden alınmış olan şu satırlar da, bir mü’minin rûhî derinliğini göstermesi bakımından oldukça mânidardır:

“…Herkesin gözü önünde olmayan, izbelerde yaşayan, son derece yaşlı ve fakir kimselere veya bir hastalık sebebiyle iş yapmaya kudreti olmayan âcizlere, odun, kömür ve diğer ihtiyaç maddeleri tedârik edile! Kimsesiz ve yoksul kız çocuklarından evlenme çağına gelenlerin de çeyizleri alına!..”

Nûr Bânû Vâlide Sultan’ın Hayır Eserleri

Osmanlı dönemindeki vakıfların 1.400 kadarının hanımlar tarafından kurulmuş olması da dikkat çekicidir.

Bunlardan Nûr Bânû Vâlide Sultan, İstanbul’un Anadolu ve Rumeli yakasında birçok eser yaptırmıştır. Üsküdar Toptaşı’ndaki Atik Vâlide Câmii; imâreti, medresesi, dâru’ş-şifâsı ve çifte hamamı ile muhteşem bir eserdir.

Devletin zirvesinde yer alan bu hanımlar, dünyanın debdebesine kapılmadan büyük bir tevâzu ve merhamet örneği sergileyerek servetlerini, ayrım yapmadan bütün insanların hayrına sarf etmişlerdir.

Kösem Sultan’ın Hayır Eserleri

Böyle hanımların biri de Mâhpeyker Kösem Vâlide Sultan’dır. O da Yeni Câmi’nin temelini atmış, Üsküdar Çinili Câmii ve yanına da mektep, çeşme, dâru’l-hadîs, çifte hamam ve sebil yaptırmıştır. Ayrıca Anadolu Kavağı’ndaki câmiyi inşâ ettirmiştir. Onun, yetim ve fakir kızları evlendirmek için kurmuş olduğu vakıf da meşhurdur. Bunlardan başka daha birçok hayrâtı vardır.

Dikkate şâyandır ki, vâlide sultanlar arasında celâlli tabiatiyle tanınmış olduğu hâlde Kösem Sultan bile, vakıf tesis etmekteki gayretiyle, zayıf ve mahtaçlara şefkat ve merhamet husûsunda zirve bir şahsiyet olmuştur.

Hatîce Turhan Sultan’ın Hayır Eserleri

Kösem Sultan’ın temelini attığı hâlde, bitirmeye ömrü vefâ etmediğinden yarım kalmış olan Yeni Câmi’yi tamamlatarak ibâdete açmak şerefi, Hatîce Turhan Sultan’a nasîb olmuştur. Bunun yanında mektep, medrese, imâret, kütüphâne ve çeşme hayrâtları da vardır. Ayrıca Yeni Câmi vakfiyesinde dikkati çeken bir husus da, kandil ve Ramazan gecelerinde bâzı çeşmelerden bal şerbeti akıtılması ve namazdan çıkan cemaate ikrâm edilmesidir. Balın kalitesi dahî vakfiyeye tescîl edilmiştir. O zamanın en vasıflı balı, bugün adı “Pazar” olarak değiştirilmiş olan Rize’nin kazası Atina’dan getirilirdi. Vakfiyede ne kadar pahalı olursa olsun dâimâ bu balın kullanılması, başka balın kullanılmaması şart koşulmuştu ki, bu da hayırdaki keyfiyet ve hassâsiyetin derecesini gösteren tipik bir misâldir.

Bu Hanım Sultan, vakıflarının devâmını sağlamak için çok zengin gelir kaynakları bırakmış ve bu vakıfların idâresi için de maaşlı 116 memur vazifelendirmiştir.

Pertevniyâl Vâlide Sultan’ın Hayır Eserleri

Pertevniyâl Vâlide Sultan da, İstanbul Aksaray’daki “Vâlide Câmii” ile “Yâ Vedûd Mescidi”ni inşâ ettirmiş, ayrıca kütüphâne, çeşme ve mektep yaptırarak hepsini vakfetmiştir.

Mihrimah Sultan’ın Hayır Eserleri

Kânûnî’nin kızı Mihrimah Sultan, Edirnekapı’da ve Üsküdar’da birer “selâtîn câmi” ile büyük vakıf eserleri inşâ ettirmiş olmasına rağmen, son derecede mütevâzı ve mahviyet sâhibi bir kimse idi. Bunu, şu misâl çok güzel bir sûrette ifâde etmektedir:

Mekke ve Arafat’ın suyu, vaktiyle Hârun Reşid’in hanımı Zübeyde Hanım tarafından, Arafat ve Tâif arasında çıkan ve “Ayn-ı Zübeyde” diye meşhur olan kaynaktan getirtilmişti. Zübeyde Hanım, bu suyu Arafat’a ulaştırabilmek için Huneyn Vâdisi’ndeki bütün hurma bahçelerini satın alarak maksadı istikâmetinde kullanmıştır. Bu hayır işinde 1.700.000 miskal altın sarf ettiği kaydedilmektedir.[12]

Fakat Kânûnî devrinde bu su yollarının zamanla bozulduğu ve çeşmelerin kâfî miktarda akmadığı söyleniyordu. Bunu öğrenen Mihrimah Sultan, babası Kânûnî’nin huzûruna çıkarak bu kadîm su bendinin Başmîmar Sinan tarafından tamir edilmesini ve bu hizmetin de gizli kalmasına âzamî gayret gösterilmesini ricâ etmiş ve bu maksatla sâhip olduğu bütün zînet ve mücevherâtı tahsis etmiştir. (50.000 altın ödediği de kaydedilmektedir.) Mimar Sinan, Süleymâniye Câmii’nin temelleri atıldıktan sonra bir müddet ortadan kaybolmuştur ki, bunun sebebi pek bilinmez ve güyâ câminin temellerinin oturması için kasten ortalıktan kaybolduğu söylenir. Hâlbuki bunun sebebi, “Ayn-ı Zübeyde”nin su kanallarının tâmiri ve bu hayrın sâhibi olan Mihrimah Sultan’ın hizmet ve himmetinin gizli kalmasını istemiş olmasıdır.

Bezmiâlem Vâlide Sultan’ın Hayır Eserleri

Vâlide sultanlar içinde hayrât bakımından en meşhurlardan biri de, Bezmiâlem Vâlide Sultan’dır ki, asırlarca hizmet veren ve târihe mâl olan pek çok hayır eserleri bırakmıştır. Yaptırdığı câmilerin en büyüğü, Dolmabahçe Sarayı yanındaki Vâlide Câmii’dir. Meşhur Galata Köprüsü de onun vakfıdır.

Bezmiâlem Vâlide Sultan’ın Şam’a kurduğu bir vakıf da çok mühimdir. Vakıf şartı ise:

– Şam’ın tatlı suyunu hacılara ulaştırmak,

– Hizmetkârların kırdığı veya zarar verdiği eşyâları, onların haysiyet ve şahsiyetleri rencide olmasın diye tazmin etmektir.

Hayır eli çok uzaklara kadar uzanan Bezmiâlem Vâlide Sultan’ın hizmetlerinin en büyüklerinden biri de şahsî servetinden büyük bir meblâğ vakfederek yaptırdığı Gurabâ-i Müslimîn Hastahânesi’dir. Bu büyük eser, câmi ve çeşmesiyle 1843 yılında hizmete açılmış olup, o günden beri ümmet-i Muhammed’in fakirlerine şifâ dağıtmaktadır.

Bu vâlide sultanlar, hayrât ve hasenâtta bilhassa su teminine çok ehemmiyet vermişler, Mekke ve Arafat gibi İstanbul’u da vakıf suyu ve çeşmeleriyle donatmışlardır. Bunun için hâlâ ayakta duran bentleri tesis etmişler ve su yollarını tâmir ederek İstanbul’u dâimâ ihtiyacı karşılayacak derecede bol suya kavuşturmuşlardır.

Çünkü Cenâb-ı Hak, her şeyi sudan yarattığını bildirmiş[13] ve hayâtı su üzerine binâ etmiştir. Bu durumda mahlûkâta merhametin en mühim tezâhürlerinden biri de su hizmetleri olmaktadır. Kişinin durumuna göre bir bardak su ikrâm etmesi bile buna dâhildir.

Böyle vakıf hizmetleriyle meşhur olanlardan biri de, yakın târihimizin siyâset ve takvâ hayâtında müstesnâ bir yeri olan II. Abdülhamid Han Hazretleri’dir. Onun İstanbul’a getirdiği ve kırk çeşmeye taksim edilmek sûretiyle dâimî bir sûrette akıttığı “Hamidiye Suyu”, bugün inşaatlar ve kazılar sebebiyle pek çoğu zâyi olmuşsa da, hâlen varlığını devâm ettirmektedir.

KAMİL MÜMİN OLABİLMENİN YOLU

Hâsılı kâmil bir mü’min olabilmek için merhamet, şefkat ve muhabbet gibi ulvî hasletlerimizi kuvvetlendirmeli ve onları bir ibâdet vecdi içerisinde mahlûkâta hizmet şeklinde tezâhür ettirmeliyiz. Şefkat, merhamet ve muhabbet hislerine sâhip olmadan yapılan gönülsüz hizmetlerden hayırlı bir netice alabilmek mümkün değildir. İctimâî hizmetlerin temel harcı, bu ulvî hislerdir.

Yeryüzündekilere merhamet edelim ki, semâdakiler de bize merhamet etsinler. Yarattığı varlıklara merhamet edelim ki, Cenâb-ı Hak da biz âciz kullarına merhamet buyursun. O’nun rahmet ve merhametine ne kadar da muhtâcız!..

Dipnotlar:

[1] el-A‘râf, 151. [2] el-A‘râf, 156. [3] el-Enbiyâ, 107. [4] et-Tevbe, 128. [5] Kurtubî, el-Câmî li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1985, VII, 192. [6] Hâkim, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, Beyrut 1990, IV, 185/7310. [7] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, İstanbul 1969, IV, 284. [8] Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, trc. A. Fâruk Meyân, İstanbul 1977, s. 467. [9] “Osmanlı Devleti’nde vakıf kuran kişi, vakfının şartlarını ihtivâ eden vakfiyesini kadıya tescil ettirdikten sonra İstanbul’da Defterhâne’nin ilgili bürolarına kaydettirirdi. Defterhâne sicillerine işlenen bu vakfiyeler, bugün Ankara’da Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde bulunmaktadır. Bu arşivde yirmi altı bin üç yüz vakfiye vardır. Ancak muhtelif vilâyet mahkemelerine âit bütün Şer’iyye sicilleri ve Tahrir defterleri tarandıktan sonradır ki, Osmanlılar döneminde kurulmuş vakıfların sayısı yaklaşık olarak bilinebilir.” (Bkz. Prof. Dr. Ziya Kazıcı, İslâmî ve Sosyal Açıdan Vakıflar, İstanbul 1985, s. 43-44) [10] Sokullu Mehmed Paşa’nın Rumeli’deki hayrât ve hasenâtına ilâveten İstanbul’da iki büyük câmi-i şerîfi mevcuttur. Bunlardan biri, müstesnâ bir sebili olan Azapkapı’daki câmidir. Diğeri ise Sultan Ahmed’den Kumkapı’ya inerken yokuşta bulunan “Şehid Mehmed Paşa” câmi-i şerîfi ve medresesidir. [11] Nakîbü’l-Eşrâf: Peygamber Efendimiz’in pâk soyundan gelenlerin işlerini görmek üzere içlerinden hükümetçe tâyin olunan memur. [12] Mustafa L. Bilge, DİA, “Aynizübeyde” md., İstanbul 1991, IV, 279. [13] Bkz. el-Enbiyâ, 30.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2, Erkam Yayınları

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ