Dini ve İslami Bilgiler | Allah yolunda

Çokça Tevbe Eden Kulların Mükafatı

Çokça Tevbe Eden Kulların Mükafatı

Bakara suresi 222. ayeti çokça tevbe eden kulları Allah’ın sevgisi ile müjdeliyor. Çokça tevbe eden kulların en büyük kazancı Allah’ın rızası ve sevgisidir. İşte Bakara suresi 222. ayetinin tamamı ve tefsiri…

Mahşer meydanında;

“Ey mücrimler! Bugün, (Allâh’ın rızâsına, hoşnutluğuna ermiş mü’min ve müttakî kullardan) ayrılın!”(Yâsîn, 59) diye nidâ olunacak. Mü’min ve müttakîler cennete sevk olunurken, kâfir ve fâsıklar cehenneme doğru sürüklenecek.

Bu sebeple insan, öbür cihanda o iki muazzam akıştan hangisinde olmak istiyorsa, kendisini oraya sevk edecek ahval ve ef‘âl içerisinde bulunmaya cehd ü gayret etmek mecburiyetinde…

İşte, inzal buyurulan ilâhî kitaplar ve gönderilen peygamberler; bu hakikati öğretmek ve hangi tercih ve gidişâtın, âhiret yol ayrımında hangi cihete çıkacağını anlatmak ve bu istikamette insanları terbiye etmek hikmeti ile vazifeli birer rehberdir.

Hayattan gaye kulluk… Kulluktan gaye, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına erişmek, gazabından sakınmak. Bunun için O’nun mârifet ve muhabbetine vuslat gayretiyle kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesiyle meşgul olmak zarûrî.

İradeyi, Cenâb-ı Hakk’ın iradesine râm eylemek zarûrî.

Nefsin arzusuna değil, O’nun arzusuna teslim olmak şart.

ÇOKÇA TEVBE EDEN KULLARINI SEVER

“Çokça tevbe eden (tevbekâr) kullarını sever.” (Bakara Sûresi 222)

  • Bakara Suresi 222. Ayet Tefsiri (Açıklaması)

Cenâb-ı Hak, günahlarından ve hatalarından çok çok tevbe edenleri sever. Yine O, maddî manevî pisliklerden titizlikle temizlenenleri de sever. Dolayısıyla Allah’ın sevdiklerini siz de sevin ve O’nun seveceği bir kul olmaya çalışın.

Rahmânî ve Nebevî Beyanlarla; ALLAH TEÂLÂ HANGİ KULLARINI SEVER? -1-

“Cenâb-ı Hak, bizleri yaratmasının sebeb-i hikmetini âyet-i kerîmede şöyle beyan buyurur:

“Ben cinleri ve insanları, ancak Bana ibâdet (kulluk) etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 56)

Varlığımızın gayesi olan kulluk vazifelerini edâ edişte kullar, derece derecedir. Mü’min ve müslüman olarak İslâm dairesine girdikten sonra kullukta derinleştikçe dereceler hâsıl olur.

Cenâb-ı Hakk’ın muhabbeti de îman ve İslâm yolunda bu terakkîler nisbetinde ziyadeleşir. Bu derecelerin biri de Cenâb-ı Hakk’a kulluğu titizlikle edâ etmenin adı, yani:

TAKVÂ

Kur’ân-ı Kerim’de muhtelif kalıplarda tam 258 yerde takvâ yer almakta. Cenâb-ı Hak, bizim îman ve ibâdetimizi takvâ ile derinleştirmemizi arzu etmekte.

Takvâ; nefsâniyetin hoyratlığını bertarâf edip, rûhânî istîdatların inkişâf ettirilmesi…

Hazret-i Ömer-radıyallâhu anh-, takvânın ne olduğunu Übey bin Kâ‘b -radıyallâhu anh-’a sormuştu. Hazret-i Übey, soruya bir temsil ile cevap vereceği için sordu:

“–Sen hiç dikenli bir arazide yürüdün mü yâ Ömer?”

“–Evet, yürüdüm.”

“–Ne yapmıştın?”

“–Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için âzamî dikkat ve gayret sarf ettim.”

“–İşte takvâ budur.”

Takvâ; beşikten mezara doğru bir yolculuktan ibâret olan dünya dikenliğinde, îman ve İslâm elbisesini, günahların, haramların, hataların dikenlerine takılıp parçalanmaktan, zedelenmekten muhafaza etmektir.

Takvânın başı; küfür ve şirkten, ateşe düşmekten kaçar gibi kaçmaktır. Bunun tezâhürü de farzları hakkıyla edâ etmek ve bütün günahlardan sakınmaktır.

Takvânın zirve hâli; kulun, kalbini Allah’tan gafil kılacak her şeyden uzaklaşarak bütün varlığıyla Allah Teâlâ’ya yönelmesidir ki, bu mertebenin nihayeti yoktur.

Kulluk nasıl bütün hayatı ihâta ediyorsa, takvâ da hayatın her safhasında tezâhür eder. Asr-ı saâdette sahâbîlerin yaşadığı şu titizlik ve dikkat bunun güzel bir misâlidir:

İslâm; 23 yılda âyet âyet inkişâf ediyor, İslâm nimeti, âhirzaman ümmeti için merhale merhale tamamlanıyordu. Bu esnada, geçmişte henüz hükmü ilân edilmediği için mubah görülen bazı şeyler, haram levhası altına girmekteydi. Sahâbe-i kirâmın rakik kalpleri bu hüküm değişiklikleri karşısında önceki günlerde o haram şeyleri yiyip içmelerinden dolayı bir vebâle girip girmediklerini düşünmeye, bundan dolayı üzülmeye başladı.

Cenâb-ı Hak, İslâm’ın takvâ ve ihsân üzere hayata geçirilmesinin ehemmiyetini bildirerek şöyle buyurdu:

Îmân edip sâlih amel işleyenler, bundan böyle;

(1) Sakındıkları ve îmanlarında sebat ile sâlih amel işlemeye devam ettikleri,

(2) Sonra takvâlarında ve îmanlarında bir kesinliğe eriştikleri,

(3) Sonra bu takvâ ile beraber; her yaptığını güzel yapan ihsan mertebesine erdikleri takdirde, daha önce yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah muhsinleri sever.”(el-Mâide, 93)

Âyet-i kerimede; «îman ve takvâ» tekrar tekrar zikrolunarak, hayat boyu îmanda derinleşmek ve takvâda derece kazanmak, böylece ihsan makamına ermek, müslümanlara ulaşılması elzem bir hedef ve ulvî bir gaye olarak takdim edilmiştir.

Yenilip içilen şeylere âzamî dikkat takvâdandır. Kazancın nereden geldiğine dikkat takvâdandır. Yine kazancın nereye gittiğine dikkat etmek, israf ve cimrilikten uzak bir riyâzat ve infak hayatı yaşamak takvâdandır. Helâlinden bol kazanç yoksa, az ile kanaat edip fakirliğe râzı olan kullar; Allâh’ın muhabbetine nâil olurlar:

Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Allah; bakıma muhtaç ehl ü ıyâl sahibi olup, dilencilik ve haram kazançtan kaçınan fakir mü’min kulunu sever.”(İbn-i Mâce, Zühd, 5)

“Allah, ehlini geçindirmek için çalışıp kazanan mü’min kulunu sever.”(Deylemî, Müsned, I, 155)

“Allah katında en sevgili kul, ailesine en faydalı olan kimsedir.”(Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 9)

Gayret etmek, çalışmak, hizmetin ve faydalı olmanın derdinde olmak; hodgâmlıktan, bencillikten, tembellikten kurtulmak Allah tarafından sevilen bir mü’minin hasletleridir. Kâmil bir mü’minin, hem kendi şahsiyetini tekâmül ettirmek ve âhiret saâdetini tahsil maksadına mâtuf; hem de ümmet-i Muhammed’in, bütün insanlığın ve bütün mahlûkātın hizmetine mâtuf o kadar çok faydalı meşguliyeti vardır ki, onun bir ânı bile boş geçirmeye tahammülü olmamalıdır.

Zira Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’in şahsında bütün mü’minlere bu hususta şöyle emir buyurmuştur:

“Boş kaldın mı (bir işi bitirdin mi) hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (el-İnşirâh, 7-8)

Geceyi gafletle tamamen uykuyla geçirmek de Allah Teâlâ’nın sevmediği hantal ve hoyratça bir hâldir. Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ, Rafîk’tır, her işte rıfkla muâmele etmeyi sever. Huşû içinde, hüzünlü ve merhametli olan, insanlara hayrı öğretip Allâh’a itaat etmeye çağıran her kalbi de sever.

Katı, lâubâlî, boş ve rûhunun tekrar kendisine dönüp dönmeyeceğini bilemediği hâlde bütün gece boyunca uyuyan ve Allâh’ı çok az zikreden her kalbe de buğzeder.” (Deylemî, Müsned, I, 158)

Bu dereceye vâsıl olan bir kalp için, geceyi tamamen uykuyla geçirmek de ilâhî muhabbetten uzak kalma bedbahtlığıdır.

Zira âyet-i kerîmede, îman ehlinin vasıfları arasında buyurulur:

“Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibâdet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.” (es-Secde, 16)

Takvâ; günahın kirinden kaçınmak, tertemiz kalmak ve hasbelbeşer bulaşılan lekelerden derhâl arınmaktır. Yani;

TEVBE

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Şüphesiz ki Allah çok tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever!”(el-Bakara, 222)

Tevbe, dönüş demektir. Dünya imtihanında; kulu, istikametinden saptırmak için türlü şeytânî ve nefsânî tuzaklara, çıkmaz sokaklara yönlendiren levhalar vardır. Günahlar, işte bu tuzak levhalara kapılıp istikametten uzaklaşmak demektir. Bu savruluştan sonra, derhâl kendine gelerek, Hakk’a yönelmek ise tevbedir.

Nasuh, hakikî bir tevbe; sahibine kalb-i münîbi kazandırmalı, bir daha Cenâb-ı Hak’tan başka bir istikamete yönelmeme azmini vermelidir. Tevbe; kuvvetli bir nedâmetle, yeniden günaha girme ihtimalini, ateşe düşmek gibi görmek demektir.

Tevbe; azim ve sebâtın, amel-i sâlihlerle tescil edilmesi demektir. Tevbekâr kulları Cenâb-ı Hakk’ın sevdiğine dair hadîs-i şerifler de vârid olmuştur:

”Allah Teâlâ, çeşitli imtihanlara tâbî tutulup da çok çok tevbe eden mü’min kulunu sever.”(Ahmed, I, 80, 103; Deylemî, Müsned, I, 156)

En güzel tevbe; gözyaşlarının iştirak ettiği, yani kuru gönülleri nemlendiren tevbedir.

Bu sebeple;

Cenâb-ı Hakk’ın kullarına verdiği ızdırap ve çileler ile kullarından istediği tevbe ve gözyaşları hep bir ebediyet alışverişidir. Hem öyle kârlı bir alışveriş ki, bunu fark edenler hiçbir musîbetten şikâyet hâlinde olmayıp sonsuz bir kazanç elde ederler. Bunlardan biri olarak Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Hak Teâlâ; bu dünyada senden birkaç damla gözyaşı alır, ama karşılığında sana nice cennet kevserleri bağışlar. O, senden sevdalarla, ızdıraplarla dolu olan âhları, feryatları alır; her âha, her feryâda karşılık yüzlerce yüksek mânevî mevkî ve erişilmez makam verir.”

Yani gözyaşı; kelimelerin taşıyamayacağı mânâları yüklenen ve ifade edebilen öyle bir lisandır ki, kul onunla, kendisinin bile hayâl edemeyeceği şeyleri Rabbinden istemiş olur. Şu kıssa, Allah için gözlerden süzülen bir damla gözyaşının değerini ne güzel ifade etmektedir:

Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh-, bir gün yolda giderken gökten meleklerin indiğini ve yerden bir şeyler kapıştıklarını gördü. Onlardan birine;

“–Kapıştığınız şey nedir?” diye sordu.

Melek şöyle cevap verdi:

“–Bir Allah dostu buradan geçerken iştiyakla bir «âh!..» çekti ve gözünden birkaç damla yaş döküldü. Bu vesile ile Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiretine nâil olalım diye o damlaları kapışıyoruz.”

Yine rivâyet olunmuştur ki;

Tevbe ve pişmanlık içindeki bir günahkâra, yakaza hâlinde iken günahlarının listesi verilmiş; «Oku bunu!» denmişti. Bu hâl karşısında mücrim o kadar ağladı ki, gözyaşlarından listedeki günahları göremez oldu. Nihayet bu samimî gözyaşları; o günahların tamamını yıkadı, temizledi. Böylece o mücrim affoldu.

Bu itibarla bazen bir günah, affı için bin gözyaşı ister; bazen de yürekten çağlayan bir damla yaş, bin günahı temizler.

Bir günah sanma küçük,

Bin gün ah ister o yük!

Bine bir damla çok az,

Bire bin damla niyaz!

Bir günah çelse de, şol,

Bin gün âhın yaşı ol!

Ağla Seyrî, Rahman,

Tertemiz eyler o an… (Seyrî)

Hayatı günahların ve ihmallerin bataklığında yaşayıp, ömrün sonunda tevbe etmeyi düşünmek de, hakikî, nasuh tevbeyle imtizâc etmez. Zira;

“Allah Teâlâ tevbe eden genci sever.”(Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 65)

Mânevî temizlenme ve arınma olan tevbe gibi; hakikî, hükmî ve maddî mânâda temizlik de Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine nâil eyler. Âyet-i kerîmede buyurulmuştur:

“Allah çok temizlenenleri sever.”(et-Tevbe, 108)

Bu âyet Kubâ ehlinin temizliğe olan düşkünlüğünü methetmektedir. Temizlik, ibâdetlerin sıhhat ve feyiz kapısıdır. İslâm hukuku eserleri, dâimâ taharet bahsi ile açılmıştır. Temizlik îmânın yarısıdır. Zira, vücudu hadesten, vücut, elbise ve mekânı necâsetten, kalbi nifaktan, ameli riyâdan, gözü hıyânetten, lisânı yalan ve çirkin sözlerden ilh. temizlemeden, îman tekâmül edemez.

Ulvî âlemlere talip olan insan; dünyanın ve nefsâniyetin maddî ve mânevî bütün kirlerinden, lekelerinden temizlenmeye ahdetmelidir. Çünkü, kibirle kirlenen bir kalp, cennete giremeyecektir. Dedikodu ile kirlenen bir dil, cennete giremeyecektir. Ancak helâlleşip de nasuh bir tevbe ederek temizlenenler müstesnâ…

Bu hususta sayısız hadîs-i şeriften bir misal:

“Allah çirkin görünüşü ve kötü sözü sevmez.”(Ebû Dâvûd, Libâs 25; Müsned, IV, 179-180)

Takvâ, lügat itibarıyla sakınmak demektir. Mü’minin en çok sakınacağı şeylerin başında kul hakkı gelir. Emânete riâyet, sadâkat ve güvenilirlik gelir;

KUL HAKKINDA TAKVÂ

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Evet, kim ahdine vefâ gösterir (sözünü yerine getirir) ve takvâlı olursa (kötülüklerden korunursa bilsin ki); şüphesiz Allah da (o) müttakîleri (takvâ sahiplerini, kötülüklerden ve hıyânetten korunanları) sever.”(Âl-i İmrân, 76)

Allâh’ın methi, her hususta kul hakkına ve ahde riâyet. Takvânın da yolu bu. Allah sevgisinin de yolu budur. Dünyanın haram câzibeleri karşısında müstağnî olan kullar, Cenâb-ı Hakk’ın methettiği kullardır. Onlar, kıyâmetin şiddetli günündeki dehşette, korku ve üzüntü yaşatılmayacak olan kullardır.

Bilmelidir ki:

Sadâkat ve emniyet bahsinde; muhatabın dîni, milliyeti ve içtimaî durumunun bir ehemmiyeti yoktur. Çünkü hak haktır.

Nitekim;

Rabbimiz, Mekke’nin fethini takip eden devirde, Mekke hareminin müşriklerden temizlendiği hengâmda dahî, müslümanlara, müşriklerle yaptıkları anlaşmaya uymalarını emretmiştir:

Ancak kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden size olan ahitlerinde hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseye yardımda bulunmamış olanlar bu (Harem bölgesini terk etme buyruğu)nun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmanızın hükümlerine antlaşma süresinin sonuna kadar uyunuz. Muhakkak ki, Allah müttakîleri sever.” (et-Tevbe, 4, Ayr. Bkz. Et-Tevbe, 7)

Cenâb-ı Hak, gayr-i müslimlere dahî adâleti emretmektedir. Çünkü;

ALLAH ADÂLETLİLERİ SEVER

Cenâb-ı Hak buyurur:

“Eğer aralarında hükmedersen adâletle hükmet! Şüphesiz Allah, adâletli davrananları sever.” (el-Mâide, 42)

Her meselede yegâne örnek olan Allah Rasûlü-sallâllâhu aleyhi ve sellem-Efendimiz;

Vefâtına yakın, kul hakkı husûsunda ümmetine kendi şahsından bir misal kabîlinde şöyle buyurmuştu:

“Nihayet, ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir! Ben kimin (sırtına vurmuşsam, işte sırtım! Gelsin, vursun! Kimin) malından sehven almışsam, işte malım! O da gelsin alsın!

İyi biliniz ki; benim katımda sizin en önde geleniniz, en sevgili olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir ki, Rabbime onun sayesinde helâlleşmiş olarak, gönül hoşluğu ve rahatlığı ile kavuşacağımdır!

Hiç kimse; «Rasûlullâh’ın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!» diyemez! İyi biliniz ki; kin ve düşmanlık beslemek asla benim huyumdan ve hâlimden değildir! Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağnî göremiyorum!”(İbn-i Hanbel, III, 400)

Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Kıyâmet günü insanların Allâh’a en sevgili ve en yakın olanı, âdil idarecidir. Allâh’ın en çok buğzettiği ve en uzağında olan da zâlim idarecidir.”(Tirmizî, Ahkâm, 4)

Rabbimiz âdildir ve adâletin tecellîsi için gayret eden kullarını sever. İnsanın; menfaat, yakınlık, akrabalık gibi tarafgirâne duygularla adâletten şaşması, Rabbimiz’in buğzettiği rezil bir hâldir.

Mü’minler, adâlet ve insaf duygusuyla kardeşleri arasında şeytanın meydana getirdiği ihtilâfları da; bir taraftan değil, hakikatten, adâletten taraf olarak çözerler. (el-Hucurât, 9)

Son yıllarda batıda İslâm’ın büyük bir hızla yayılmasına mâni olmak isteyen muârızlar; dînimizi devamlı savaşı, terörü, şiddeti emreden bir din gibi göstermeye çalışmışlardır. Hâlbuki İslâm; îtidâli, ilâhî muvâzeneyi emreder. İslâm’da cihad da vardır; barış, af ve rahmet tevzii de vardır. Fakat her biri kendi şartlarında…

Şu âyet-i kerîme gayet açıktır:

“Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adâletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah âdil davrananları sever.” (el-Mümtehine, 8)

Mü’minler; dâimâ kötülüğe karşı iyilik, sabır, af ve mutlaka adâlet ile davranmakla emrolunmuşlardır. Fakat saldırıya uğradıklarında da cihâd ederler; bir zulmü, fitneyi, haksızlığı sona erdirmek, yeryüzünde adâleti tevzî etmek için de cihâd ederler. Bu, hem îmânın kuvvetini sınayan bir sabır imtihanı hem de muhabbetin ispatını sağlamak üzere Allah yolunda can ve mal ile fedâkârlık imtihanıdır.

SABIR VE FEDÂKÂRLIK İMTİHANI

Abdullah bin Muğaffel -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Bir kimse gelerek;

“−Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben Sen’i seviyorum.” dedi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“−Ne söylediğine dikkat et!” buyurdu.

O kimse;

“−Vallâhi ben Sen’i seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bunun üzerine o şahsa;

“−Eğer beni seviyorsan, fakirlik için kendine bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha süratli gelir.” buyurdu. (Tirmizî, Zühd, 36/2350)

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu sözleriyle âdetâ;

“–Mademki beni Allah için seviyorsun; o hâlde belâlara, musîbetlere, sıkıntılara katlanmaya hazır ve râzı ol! Zira sevilene tâbî olmak, muhabbetin şartındandır!..” diye buyurmuş oluyordu.

Nitekim diğer bir hadîs-i şeriflerinde Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ bir kavmi sevdiğinde onları ibtilâlara uğratır. Kim sabrederse ona sabır ecri yazılır, kim de sabırsızlık gösterirse ona da sabırsızlık yazılır.”(Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 427)

Sabırsızca davranışlar da Allâh’ın gazabına dûçâr eder. Meselâ günümüzün büyük bir meselesi olarak, boşanmaların artışı da bir sabırsızlık âfetidir. Hadîs-i şerifte buyurulur:

“Allah Teâlâ; çokça boşayan kimseye gazab eder, çokça köle âzâd edeni de sever.”(Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 65)

Böyle bir gazaptan kurtulabilmek için evlilikler mutlaka ilâhî ölçülere muvâfık bir şekilde olmalıdır. Gerçek huzuru da, dış dünyanın cilâlı ve sahte prensiplerinde değil, kendi îman medeniyetimizin köklü temellerinde aramalıdır. O temeller ışığında unutmamalı ki, huzurlu bir evlilik için şu beş şart çok mühimdir:

Muhabbet: Menşei Cenâb-ı Hak’tır. İki tarafın Allah rızâsına uygun bir şekilde bu hâli artırması, birbirlerinin rûhuna girecek bir damar bulmaları, bu yolda atılacak ilk adımdır.

Sadâkat: Zor zamanlarda tarafların fedâkârlığına bağlıdır. Evlilikte sadâkati anlamak için Peygamber Efendimiz’in Hatice Vâlidemiz’e olan gönül hassâsiyetini çok daha iyi idrâk etmek ve yaşamak gerekir. Zira yalnız ve yalnız Hatice Vâlidemiz’in vefat senesine «hüzün senesi» denmiştir.

Karşılıklı sevgi ve saygı: Bu sevgi ve saygı; samimiyetle lâubâlîlik, vakar ile kibir, tevâzû ile zillet arasındaki ince hassâsiyeti, dâimâ muhafaza etmelidir.

Sabır: Taraflar, zor zamanlarda birbirlerinin güzel huyunu düşünmelidir. Aralarında münakaşa etmemeli, sabrı ve affı tercih etmelidir. Eğer hasbelbeşer herhangi bir münakaşa olursa da, bunu çocukların dünyasına düşürmemelidir. Yani çocuklara zarar vermemenin en temel şartı da, evlilikteki sabırdır…

Mes‘ûliyet: Tarafların birbirlerine vazifelerini ihmâl etmemeleri için, mes‘ûliyetlerini bilmeleri zarûrîdir. İki tarafın anne-babalarının aynı hâle gelebilmesi için de bu şarttır. Bilhassa emânet olan yavruların hayır-hasenât ile teçhîz edilmeleri husûsundaki vazifeler, kıyâmet hesabıdır.

Hadd-i zâtında boşanma helâl ise de, menfî neticeleri ve başta evlâtlar ve topluma olmak üzere menfî tesirleri sebebiyle, «ebğazu’l-halâl / helâllerin, Hakk’a en sevimsiz olanı» olarak isimlendirilmiştir.

Cenâb-ı Hak; nebîler silsilesinin yaşadığı büyük imtihan ve ibtilâları zikrederek, sabredenleri, sıkıntılara göğüs gererek Hak yolunda çarpışanları sevdiğini beyan buyurmuştur:

“…Nice peygamberler vardı ki, kendileriyle beraber Rabbe kulluk eden birçok erenler (ribbiyyûn) çarpıştılar; Allah yolunda başlarına gelenlerden yılgınlık göstermediler, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.

Onların sözleri ancak; «Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı sâbit kıl, kâfirler gürûhuna karşı da bize yardım et!» demekten ibaretti.

Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de âhiret sevabının güzelliğini verdi. Allah muhsinleri (güzel davrananları) sever.”(Âl-i İmrân, 144-147)

Cihad; mü’min kalbindeki en büyük ibâdetlerden biri olan, Allah için sevmek ve Allah için öfkelenmek düsturlarının fiiliyata konulmasıdır. Cihad; i‘lâ-yı kelimetullah için, yani Allah sözünün en yüce mevkie gelmesi, İslâm sancağının en yüksek burca dikilmesi için, mal ile can ile her türlü imkân ile cehd ü gayret etmek demektir. Tarihten bugüne kılıç gibi harp vasıtalarıyla yapılabildiği gibi; kalem ile yani ilim, talim-terbiye, neşriyat ve kötülüğü hiciv gibi metotlarla da cihad gerçekleştirilmiştir.

Cihadsız bir müslümanlık olmaz.

Beşîr bin Hasâsiyye -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bey‘at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şahâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.

Ben de şöyle dedim:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihad ve sadakadır. İnsanlar cihaddan kaçan kimseye Allâh’ın gazab ettiğini söylüyorlar. Ben ise cihad meydanına gelince nefsimi ölüm korkusu kaplayıp kaçmaktan endişe ediyorum.

Sadakaya gelince, benim malım küçük bir koyun sürüsü ve on deveden ibârettir. Onlar da ehlimin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elimi tuttu, salladı ve şöyle buyurdu:

“–Cihad yok, sadaka yok; peki o hâlde nasıl cennete gireceksin?!.”

Bunun üzerine;

“–Yâ Rasûlâllah! Bey‘at ediyorum.” dedim ve Allah Rasûlü’ne, koştuğu bütün şartlar üzerine bey‘at ettim. (Ahmed, V, 224)

Âyet-i kerîmede, Cenâb-ı Hak; cihad emrinin zorluğu karşısında bundan kaçınan, yani cihadsız bir din arzu edenlere şöyle hitap buyurmuştur:

“Ey îmân edenler! Sizden kim dîninden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allâh’ı severler; mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı da izzetlidirler; Allah yolunda mücâhede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu; Allâh’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah; geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.” (el-Mâide 54)

Allah yolunda cihâd edenleri Allah sever, onlar da Allâh’ı severler. Çünkü candan, maldan, rahattan, konfordan, yatağın sıcaklığından, keyiften fedâkârlık edip, kendini Allah yoluna adamak, ancak kuvvetli bir muhabbetullah ile mümkündür.

Yine ilâhî muhabbete nâil olmuş bu kişilerin bir vasfı da, mü’minlere karşı alçakgönüllülükleridir. Zira kibir, kendini beğenme ve böbürlenme; Allâh’ın sevmediği rezil duygulardandır. Hadîs-i şerifte Allâh’ın sevdiği tek gurur hissinin, cihad meydanında kâfire karşı İslâm karakter ve şahsiyetinin izzetli duruşunu sergilemek olduğu beyân edilmiştir. (Ebû Dâvûd, Cihâd 104, [2659])

Mü’minler kendi aralarında ise tam bir kardeşlik harcı ile yekvücut bir bina gibidirler:

BÜNYÂN-I MERSÛS

Âyet-i kerîmede buyurulur:

Allah, kendi yolunda bünyân-ı mersûs (parçaları kurşunla kenetlenerek yekpâre hâline gelmiş olan sağlam bir bina) gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (es-Saff, 4)

Bu yekpâre bina teşbihi, müslümanların Hak yolundaki gayretlerinin, hem maddî olarak; teşkilâtlı, tertipli, nizamlı olması gerektiğini, hem kalbî olarak aynı dâvâ etrafında ideal birliği, niyet birliği içerisinde bir araya gelmiş; aralarında hiçbir bürûdet, menfî duygu olmaksızın kenetlenmiş olmalarının îcâb ettiğini ifade etmektedir. Bir cemiyeti bir arada tutan, inandığı hakikatler etrafında kenetlenişidir.

14 asırlık İslâm tarihi; bu îman kardeşliği kıvâmının yaşandığı devirlerdeki zaferler ve fetihler, ancak yaşanmadığı devirlerdeki hezîmetler ve kayıplar manzûmesidir. Kenetlenmiş İslâm kardeşliği varsa, Endülüs bir avuç müslümanla fethedilmiş; o kardeşlik yerini tefrikaya, düşmanla ittifaka terk etmişse yüz binlerce müslümanın durduramadığı bir hezîmet ve fâcia ile o topraklar kaybedilmiştir.

Kardeşliği kuvvetlendirmek için irtibatı sürdürmek, kötü huylara sabretmek ve üzücü, kırıcı davranışlara karşı tebessüm etmek gerekir ki bunlar da Allah Teâlâ’nın sevdiği hasletlerdir: Hadîs-i şeriflerde buyurulur:

“Benim rızâm için birbirlerini sevenlere, benim rızâm için bolca sarf edenlere, birbirlerini sevmede samimî ve içten davranan sâdıklara, akraba ve dost ilişkilerini kesmeyenlere veya birbirlerini ziyaret edenlere sevgim hak olmuştur.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 229)

“Allah Teâlâ, eskiden beri gelen kardeşliğe devam etmeyi sever. Öyleyse kadîm dostluklarınızı devam ettiriniz.”(Deylemî, Müsned, I, 154)

“Allah; kötü komşusu olup da ona, sevâbını umarak ve Allah, hayatta iken veya ölümle bir çıkış yolu verinceye kadar sabreden kulunu sever.”(Deylemî, Müsned, I, 158)

“Allah; uyumlu, yumuşak ve güler yüzlü kimseyi sever.” (Beyhakî, Şuab, VI, 254/8055, 8056)

Bugün kardeşliğimizi ve cemiyetimizin kardeşlik dokusunu bu nazarla muhasebe etmeliyiz.

Toplumumuz; Malazgirt’te ve Çanakkale’de olduğu gibi tek bir yürek hâlinde midir? Yoksa toplumumuzun kalbi çatlaklarla mı doludur?

Hak yolunda cehd ü gayretlerimiz, fedâkârlıklarımız, ashâb-ı kiram ile, muzaffer ecdâdımız ile mukayese edildiğinde hangi seviyededir?

İbâdet hayatımız, aile hayatımız, iş hayatımız; Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği takvâ, ihsan, tevbe ve temizliğe riâyet ölçülerine göre ne durumdadır?

Yaz Kur’ân kurslarını, Ramazân-ı şerifleri, toplumumuzdaki yaraların tedavisi için ganîmet bilmek zarûrîdir. Allâh’ın sevdiği cihâd eden kullardan olmak için, herkes kendi imkânlarıyla Kur’ân müesseselerine omuz ve yürek vermeye koşmalıdır. Camileri dolduran yavrularımızın, «kalbi camilere asılı kalan gençler» olmasına âzamî gayret etmemiz gerekir.

Ehl-i dünya; fânî ve süflî lezzetlerine her türlü süslü, yaldızlı vasıtayla çağırırken; ehl-i îman da her türlü imkânını, Hakk’ın yolunu sevdirmekte seferber etmekten imtinâ etmemelidir.

Tebessüm ile, İslâm’ın güler yüzünü, adâleti tevzî eden, Hakk’ı ve hakikati müdafaa için cehd ü gayretten ayrılmayan, takvâ titizliğiyle yaşayıp, en ufak bir sürçmede derhâl tevbe ve arınma kapısına yönelen mü’minler; ilâhî muhabbete nâil, bahtiyar kullardır.

Rabbimiz, bizleri ve nesillerimizi «muhabbetullâh»a vâsıl eylesin. Kalplerimize, sevdiği haslet ve fiilleri ilkā buyursun. Takvâ ile, fedâkârlık ile, adâleti tevzî etmek için, gayret ve şecâatle çalışan kullarından eylesin. Âmîn!..” (Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi,Yıl: 2013 Ay: Haziran Sayı: 100)

Rahmânî ve Nebevî Beyanlarla; ALLAH TEÂLÂ HANGİ KULLARINI SEVER? -2-

Cenâb-ı Hak, bizleri yaratmasının sebeb-i hikmetini âyet-i kerîmede şöyle beyan buyurur:

“Ben cinleri ve insanları, ancak Bana ibâdet (kulluk) etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 56)

Varlığımızın gayesi olan kulluk vazifelerini edâ edişte kullar, derece derecedir. Mü’min ve müslüman olarak İslâm dairesine girdikten sonra kullukta derinleştikçe dereceler hâsıl olur.

Cenâb-ı Hakk’ın muhabbeti de îman ve İslâm yolunda bu terakkîler nisbetinde ziyadeleşir. Bu derecelerin biri de Cenâb-ı Hakk’a kulluğu titizlikle edâ etmenin adı, yani:

TAKVÂ

Kur’ân-ı Kerim’de muhtelif kalıplarda tam 258 yerde takvâ yer almakta. Cenâb-ı Hak, bizim îman ve ibâdetimizi takvâ ile derinleştirmemizi arzu etmekte.

Takvâ; nefsâniyetin hoyratlığını bertarâf edip, rûhânî istîdatların inkişâf ettirilmesi…

Hazret-i Ömer-radıyallâhu anh-, takvânın ne olduğunu Übey bin Kâ‘b -radıyallâhu anh-’a sormuştu. Hazret-i Übey, soruya bir temsil ile cevap vereceği için sordu:

“–Sen hiç dikenli bir arazide yürüdün mü yâ Ömer?”

“–Evet, yürüdüm.”

“–Ne yapmıştın?”

“–Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için âzamî dikkat ve gayret sarf ettim.”

“–İşte takvâ budur.”

Takvâ; beşikten mezara doğru bir yolculuktan ibâret olan dünya dikenliğinde, îman ve İslâm elbisesini, günahların, haramların, hataların dikenlerine takılıp parçalanmaktan, zedelenmekten muhafaza etmektir.

Takvânın başı; küfür ve şirkten, ateşe düşmekten kaçar gibi kaçmaktır. Bunun tezâhürü de farzları hakkıyla edâ etmek ve bütün günahlardan sakınmaktır.

Takvânın zirve hâli; kulun, kalbini Allah’tan gafil kılacak her şeyden uzaklaşarak bütün varlığıyla Allah Teâlâ’ya yönelmesidir ki, bu mertebenin nihayeti yoktur.

Kulluk nasıl bütün hayatı ihâta ediyorsa, takvâ da hayatın her safhasında tezâhür eder. Asr-ı saâdette sahâbîlerin yaşadığı şu titizlik ve dikkat bunun güzel bir misâlidir:

İslâm; 23 yılda âyet âyet inkişâf ediyor, İslâm nimeti, âhirzaman ümmeti için merhale merhale tamamlanıyordu. Bu esnada, geçmişte henüz hükmü ilân edilmediği için mubah görülen bazı şeyler, haram levhası altına girmekteydi. Sahâbe-i kirâmın rakik kalpleri bu hüküm değişiklikleri karşısında önceki günlerde o haram şeyleri yiyip içmelerinden dolayı bir vebâle girip girmediklerini düşünmeye, bundan dolayı üzülmeye başladı.

Cenâb-ı Hak, İslâm’ın takvâ ve ihsân üzere hayata geçirilmesinin ehemmiyetini bildirerek şöyle buyurdu:

Îmân edip sâlih amel işleyenler, bundan böyle;

(1) Sakındıkları ve îmanlarında sebat ile sâlih amel işlemeye devam ettikleri,

(2) Sonra takvâlarında ve îmanlarında bir kesinliğe eriştikleri,

(3) Sonra bu takvâ ile beraber; her yaptığını güzel yapan ihsan mertebesine erdikleri takdirde, daha önce yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah muhsinleri sever.”(el-Mâide, 93)

Âyet-i kerimede; «îman ve takvâ» tekrar tekrar zikrolunarak, hayat boyu îmanda derinleşmek ve takvâda derece kazanmak, böylece ihsan makamına ermek, müslümanlara ulaşılması elzem bir hedef ve ulvî bir gaye olarak takdim edilmiştir.

Yenilip içilen şeylere âzamî dikkat takvâdandır. Kazancın nereden geldiğine dikkat takvâdandır. Yine kazancın nereye gittiğine dikkat etmek, israf ve cimrilikten uzak bir riyâzat ve infak hayatı yaşamak takvâdandır. Helâlinden bol kazanç yoksa, az ile kanaat edip fakirliğe râzı olan kullar; Allâh’ın muhabbetine nâil olurlar:

Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Allah; bakıma muhtaç ehl ü ıyâl sahibi olup, dilencilik ve haram kazançtan kaçınan fakir mü’min kulunu sever.”(İbn-i Mâce, Zühd, 5)

“Allah, ehlini geçindirmek için çalışıp kazanan mü’min kulunu sever.”(Deylemî, Müsned, I, 155)

“Allah katında en sevgili kul, ailesine en faydalı olan kimsedir.”(Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 9)

Gayret etmek, çalışmak, hizmetin ve faydalı olmanın derdinde olmak; hodgâmlıktan, bencillikten, tembellikten kurtulmak Allah tarafından sevilen bir mü’minin hasletleridir. Kâmil bir mü’minin, hem kendi şahsiyetini tekâmül ettirmek ve âhiret saâdetini tahsil maksadına mâtuf; hem de ümmet-i Muhammed’in, bütün insanlığın ve bütün mahlûkātın hizmetine mâtuf o kadar çok faydalı meşguliyeti vardır ki, onun bir ânı bile boş geçirmeye tahammülü olmamalıdır.

Zira Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’in şahsında bütün mü’minlere bu hususta şöyle emir buyurmuştur:

“Boş kaldın mı (bir işi bitirdin mi) hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.” (el-İnşirâh, 7-8)

Geceyi gafletle tamamen uykuyla geçirmek de Allah Teâlâ’nın sevmediği hantal ve hoyratça bir hâldir. Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ, Rafîk’tır, her işte rıfkla muâmele etmeyi sever. Huşû içinde, hüzünlü ve merhametli olan, insanlara hayrı öğretip Allâh’a itaat etmeye çağıran her kalbi de sever.

Katı, lâubâlî, boş ve rûhunun tekrar kendisine dönüp dönmeyeceğini bilemediği hâlde bütün gece boyunca uyuyan ve Allâh’ı çok az zikreden her kalbe de buğzeder.” (Deylemî, Müsned, I, 158)

Bu dereceye vâsıl olan bir kalp için, geceyi tamamen uykuyla geçirmek de ilâhî muhabbetten uzak kalma bedbahtlığıdır.

Zira âyet-i kerîmede, îman ehlinin vasıfları arasında buyurulur:

“Korkuyla ve umutla Rablerine yalvarmak üzere (ibâdet ettikleri için), vücutları yataklardan uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.” (es-Secde, 16)

Takvâ; günahın kirinden kaçınmak, tertemiz kalmak ve hasbelbeşer bulaşılan lekelerden derhâl arınmaktır. Yani;

TEVBE

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Şüphesiz ki Allah çok tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever!”(el-Bakara, 222)

Tevbe, dönüş demektir. Dünya imtihanında; kulu, istikametinden saptırmak için türlü şeytânî ve nefsânî tuzaklara, çıkmaz sokaklara yönlendiren levhalar vardır. Günahlar, işte bu tuzak levhalara kapılıp istikametten uzaklaşmak demektir. Bu savruluştan sonra, derhâl kendine gelerek, Hakk’a yönelmek ise tevbedir.

Nasuh, hakikî bir tevbe; sahibine kalb-i münîbi kazandırmalı, bir daha Cenâb-ı Hak’tan başka bir istikamete yönelmeme azmini vermelidir. Tevbe; kuvvetli bir nedâmetle, yeniden günaha girme ihtimalini, ateşe düşmek gibi görmek demektir.

Tevbe; azim ve sebâtın, amel-i sâlihlerle tescil edilmesi demektir. Tevbekâr kulları Cenâb-ı Hakk’ın sevdiğine dair hadîs-i şerifler de vârid olmuştur:

”Allah Teâlâ, çeşitli imtihanlara tâbî tutulup da çok çok tevbe eden mü’min kulunu sever.”(Ahmed, I, 80, 103; Deylemî, Müsned, I, 156)

En güzel tevbe; gözyaşlarının iştirak ettiği, yani kuru gönülleri nemlendiren tevbedir.

Bu sebeple;

Cenâb-ı Hakk’ın kullarına verdiği ızdırap ve çileler ile kullarından istediği tevbe ve gözyaşları hep bir ebediyet alışverişidir. Hem öyle kârlı bir alışveriş ki, bunu fark edenler hiçbir musîbetten şikâyet hâlinde olmayıp sonsuz bir kazanç elde ederler. Bunlardan biri olarak Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Hak Teâlâ; bu dünyada senden birkaç damla gözyaşı alır, ama karşılığında sana nice cennet kevserleri bağışlar. O, senden sevdalarla, ızdıraplarla dolu olan âhları, feryatları alır; her âha, her feryâda karşılık yüzlerce yüksek mânevî mevkî ve erişilmez makam verir.”

Yani gözyaşı; kelimelerin taşıyamayacağı mânâları yüklenen ve ifade edebilen öyle bir lisandır ki, kul onunla, kendisinin bile hayâl edemeyeceği şeyleri Rabbinden istemiş olur. Şu kıssa, Allah için gözlerden süzülen bir damla gözyaşının değerini ne güzel ifade etmektedir:

Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh-, bir gün yolda giderken gökten meleklerin indiğini ve yerden bir şeyler kapıştıklarını gördü. Onlardan birine;

“–Kapıştığınız şey nedir?” diye sordu.

Melek şöyle cevap verdi:

“–Bir Allah dostu buradan geçerken iştiyakla bir «âh!..» çekti ve gözünden birkaç damla yaş döküldü. Bu vesile ile Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiretine nâil olalım diye o damlaları kapışıyoruz.”

Yine rivâyet olunmuştur ki;

Tevbe ve pişmanlık içindeki bir günahkâra, yakaza hâlinde iken günahlarının listesi verilmiş; «Oku bunu!» denmişti. Bu hâl karşısında mücrim o kadar ağladı ki, gözyaşlarından listedeki günahları göremez oldu. Nihayet bu samimî gözyaşları; o günahların tamamını yıkadı, temizledi. Böylece o mücrim affoldu.

Bu itibarla bazen bir günah, affı için bin gözyaşı ister; bazen de yürekten çağlayan bir damla yaş, bin günahı temizler.

Bir günah sanma küçük,

Bin gün ah ister o yük!

Bine bir damla çok az,

Bire bin damla niyaz!

Bir günah çelse de, şol,

Bin gün âhın yaşı ol!

Ağla Seyrî, Rahman,

Tertemiz eyler o an… (Seyrî)

Hayatı günahların ve ihmallerin bataklığında yaşayıp, ömrün sonunda tevbe etmeyi düşünmek de, hakikî, nasuh tevbeyle imtizâc etmez. Zira;

“Allah Teâlâ tevbe eden genci sever.”(Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 65)

Mânevî temizlenme ve arınma olan tevbe gibi; hakikî, hükmî ve maddî mânâda temizlik de Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine nâil eyler. Âyet-i kerîmede buyurulmuştur:

“Allah çok temizlenenleri sever.”(et-Tevbe, 108)

Bu âyet Kubâ ehlinin temizliğe olan düşkünlüğünü methetmektedir. Temizlik, ibâdetlerin sıhhat ve feyiz kapısıdır. İslâm hukuku eserleri, dâimâ taharet bahsi ile açılmıştır. Temizlik îmânın yarısıdır. Zira, vücudu hadesten, vücut, elbise ve mekânı necâsetten, kalbi nifaktan, ameli riyâdan, gözü hıyânetten, lisânı yalan ve çirkin sözlerden ilh. temizlemeden, îman tekâmül edemez.

Ulvî âlemlere talip olan insan; dünyanın ve nefsâniyetin maddî ve mânevî bütün kirlerinden, lekelerinden temizlenmeye ahdetmelidir. Çünkü, kibirle kirlenen bir kalp, cennete giremeyecektir. Dedikodu ile kirlenen bir dil, cennete giremeyecektir. Ancak helâlleşip de nasuh bir tevbe ederek temizlenenler müstesnâ…

Bu hususta sayısız hadîs-i şeriften bir misal:

“Allah çirkin görünüşü ve kötü sözü sevmez.”(Ebû Dâvûd, Libâs 25; Müsned, IV, 179-180)

Takvâ, lügat itibarıyla sakınmak demektir. Mü’minin en çok sakınacağı şeylerin başında kul hakkı gelir. Emânete riâyet, sadâkat ve güvenilirlik gelir;

KUL HAKKINDA TAKVÂ

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Evet, kim ahdine vefâ gösterir (sözünü yerine getirir) ve takvâlı olursa (kötülüklerden korunursa bilsin ki); şüphesiz Allah da (o) müttakîleri (takvâ sahiplerini, kötülüklerden ve hıyânetten korunanları) sever.”(Âl-i İmrân, 76)

Allâh’ın methi, her hususta kul hakkına ve ahde riâyet. Takvânın da yolu bu. Allah sevgisinin de yolu budur. Dünyanın haram câzibeleri karşısında müstağnî olan kullar, Cenâb-ı Hakk’ın methettiği kullardır. Onlar, kıyâmetin şiddetli günündeki dehşette, korku ve üzüntü yaşatılmayacak olan kullardır.

Bilmelidir ki:

Sadâkat ve emniyet bahsinde; muhatabın dîni, milliyeti ve içtimaî durumunun bir ehemmiyeti yoktur. Çünkü hak haktır.

Nitekim;

Rabbimiz, Mekke’nin fethini takip eden devirde, Mekke hareminin müşriklerden temizlendiği hengâmda dahî, müslümanlara, müşriklerle yaptıkları anlaşmaya uymalarını emretmiştir:

Ancak kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden size olan ahitlerinde hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseye yardımda bulunmamış olanlar bu (Harem bölgesini terk etme buyruğu)nun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmanızın hükümlerine antlaşma süresinin sonuna kadar uyunuz. Muhakkak ki, Allah müttakîleri sever.” (et-Tevbe, 4, Ayr. Bkz. Et-Tevbe, 7)

Cenâb-ı Hak, gayr-i müslimlere dahî adâleti emretmektedir. Çünkü;

ALLAH ADÂLETLİLERİ SEVER

Cenâb-ı Hak buyurur:

“Eğer aralarında hükmedersen adâletle hükmet! Şüphesiz Allah, adâletli davrananları sever.” (el-Mâide, 42)

Her meselede yegâne örnek olan Allah Rasûlü-sallâllâhu aleyhi ve sellem-Efendimiz;

Vefâtına yakın, kul hakkı husûsunda ümmetine kendi şahsından bir misal kabîlinde şöyle buyurmuştu:

“Nihayet, ben de bir insanım! Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir! Ben kimin (sırtına vurmuşsam, işte sırtım! Gelsin, vursun! Kimin) malından sehven almışsam, işte malım! O da gelsin alsın!

İyi biliniz ki; benim katımda sizin en önde geleniniz, en sevgili olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helâl eden kişidir ki, Rabbime onun sayesinde helâlleşmiş olarak, gönül hoşluğu ve rahatlığı ile kavuşacağımdır!

Hiç kimse; «Rasûlullâh’ın kin ve düşmanlık beslemesinden korkarım!» diyemez! İyi biliniz ki; kin ve düşmanlık beslemek asla benim huyumdan ve hâlimden değildir! Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağnî göremiyorum!”(İbn-i Hanbel, III, 400)

Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Kıyâmet günü insanların Allâh’a en sevgili ve en yakın olanı, âdil idarecidir. Allâh’ın en çok buğzettiği ve en uzağında olan da zâlim idarecidir.”(Tirmizî, Ahkâm, 4)

Rabbimiz âdildir ve adâletin tecellîsi için gayret eden kullarını sever. İnsanın; menfaat, yakınlık, akrabalık gibi tarafgirâne duygularla adâletten şaşması, Rabbimiz’in buğzettiği rezil bir hâldir.

Mü’minler, adâlet ve insaf duygusuyla kardeşleri arasında şeytanın meydana getirdiği ihtilâfları da; bir taraftan değil, hakikatten, adâletten taraf olarak çözerler. (el-Hucurât, 9)

Son yıllarda batıda İslâm’ın büyük bir hızla yayılmasına mâni olmak isteyen muârızlar; dînimizi devamlı savaşı, terörü, şiddeti emreden bir din gibi göstermeye çalışmışlardır. Hâlbuki İslâm; îtidâli, ilâhî muvâzeneyi emreder. İslâm’da cihad da vardır; barış, af ve rahmet tevzii de vardır. Fakat her biri kendi şartlarında…

Şu âyet-i kerîme gayet açıktır:

“Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adâletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah âdil davrananları sever.” (el-Mümtehine, 8)

Mü’minler; dâimâ kötülüğe karşı iyilik, sabır, af ve mutlaka adâlet ile davranmakla emrolunmuşlardır. Fakat saldırıya uğradıklarında da cihâd ederler; bir zulmü, fitneyi, haksızlığı sona erdirmek, yeryüzünde adâleti tevzî etmek için de cihâd ederler. Bu, hem îmânın kuvvetini sınayan bir sabır imtihanı hem de muhabbetin ispatını sağlamak üzere Allah yolunda can ve mal ile fedâkârlık imtihanıdır.

SABIR VE FEDÂKÂRLIK İMTİHANI

Abdullah bin Muğaffel -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Bir kimse gelerek;

“−Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben Sen’i seviyorum.” dedi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“−Ne söylediğine dikkat et!” buyurdu.

O kimse;

“−Vallâhi ben Sen’i seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bunun üzerine o şahsa;

“−Eğer beni seviyorsan, fakirlik için kendine bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha süratli gelir.” buyurdu. (Tirmizî, Zühd, 36/2350)

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu sözleriyle âdetâ;

“–Mademki beni Allah için seviyorsun; o hâlde belâlara, musîbetlere, sıkıntılara katlanmaya hazır ve râzı ol! Zira sevilene tâbî olmak, muhabbetin şartındandır!..” diye buyurmuş oluyordu.

Nitekim diğer bir hadîs-i şeriflerinde Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Allah Teâlâ bir kavmi sevdiğinde onları ibtilâlara uğratır. Kim sabrederse ona sabır ecri yazılır, kim de sabırsızlık gösterirse ona da sabırsızlık yazılır.”(Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 427)

Sabırsızca davranışlar da Allâh’ın gazabına dûçâr eder. Meselâ günümüzün büyük bir meselesi olarak, boşanmaların artışı da bir sabırsızlık âfetidir. Hadîs-i şerifte buyurulur:

“Allah Teâlâ; çokça boşayan kimseye gazab eder, çokça köle âzâd edeni de sever.”(Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 65)

Böyle bir gazaptan kurtulabilmek için evlilikler mutlaka ilâhî ölçülere muvâfık bir şekilde olmalıdır. Gerçek huzuru da, dış dünyanın cilâlı ve sahte prensiplerinde değil, kendi îman medeniyetimizin köklü temellerinde aramalıdır. O temeller ışığında unutmamalı ki, huzurlu bir evlilik için şu beş şart çok mühimdir:

Muhabbet: Menşei Cenâb-ı Hak’tır. İki tarafın Allah rızâsına uygun bir şekilde bu hâli artırması, birbirlerinin rûhuna girecek bir damar bulmaları, bu yolda atılacak ilk adımdır.

Sadâkat: Zor zamanlarda tarafların fedâkârlığına bağlıdır. Evlilikte sadâkati anlamak için Peygamber Efendimiz’in Hatice Vâlidemiz’e olan gönül hassâsiyetini çok daha iyi idrâk etmek ve yaşamak gerekir. Zira yalnız ve yalnız Hatice Vâlidemiz’in vefat senesine «hüzün senesi» denmiştir.

Karşılıklı sevgi ve saygı: Bu sevgi ve saygı; samimiyetle lâubâlîlik, vakar ile kibir, tevâzû ile zillet arasındaki ince hassâsiyeti, dâimâ muhafaza etmelidir.

Sabır: Taraflar, zor zamanlarda birbirlerinin güzel huyunu düşünmelidir. Aralarında münakaşa etmemeli, sabrı ve affı tercih etmelidir. Eğer hasbelbeşer herhangi bir münakaşa olursa da, bunu çocukların dünyasına düşürmemelidir. Yani çocuklara zarar vermemenin en temel şartı da, evlilikteki sabırdır…

Mes‘ûliyet: Tarafların birbirlerine vazifelerini ihmâl etmemeleri için, mes‘ûliyetlerini bilmeleri zarûrîdir. İki tarafın anne-babalarının aynı hâle gelebilmesi için de bu şarttır. Bilhassa emânet olan yavruların hayır-hasenât ile teçhîz edilmeleri husûsundaki vazifeler, kıyâmet hesabıdır.

Hadd-i zâtında boşanma helâl ise de, menfî neticeleri ve başta evlâtlar ve topluma olmak üzere menfî tesirleri sebebiyle, «ebğazu’l-halâl / helâllerin, Hakk’a en sevimsiz olanı» olarak isimlendirilmiştir.

Cenâb-ı Hak; nebîler silsilesinin yaşadığı büyük imtihan ve ibtilâları zikrederek, sabredenleri, sıkıntılara göğüs gererek Hak yolunda çarpışanları sevdiğini beyan buyurmuştur:

“…Nice peygamberler vardı ki, kendileriyle beraber Rabbe kulluk eden birçok erenler (ribbiyyûn) çarpıştılar; Allah yolunda başlarına gelenlerden yılgınlık göstermediler, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.

Onların sözleri ancak; «Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı sâbit kıl, kâfirler gürûhuna karşı da bize yardım et!» demekten ibaretti.

Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de âhiret sevabının güzelliğini verdi. Allah muhsinleri (güzel davrananları) sever.”(Âl-i İmrân, 144-147)

Cihad; mü’min kalbindeki en büyük ibâdetlerden biri olan, Allah için sevmek ve Allah için öfkelenmek düsturlarının fiiliyata konulmasıdır. Cihad; i‘lâ-yı kelimetullah için, yani Allah sözünün en yüce mevkie gelmesi, İslâm sancağının en yüksek burca dikilmesi için, mal ile can ile her türlü imkân ile cehd ü gayret etmek demektir. Tarihten bugüne kılıç gibi harp vasıtalarıyla yapılabildiği gibi; kalem ile yani ilim, talim-terbiye, neşriyat ve kötülüğü hiciv gibi metotlarla da cihad gerçekleştirilmiştir.

Cihadsız bir müslümanlık olmaz.

Beşîr bin Hasâsiyye -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bey‘at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şahâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.

Ben de şöyle dedim:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihad ve sadakadır. İnsanlar cihaddan kaçan kimseye Allâh’ın gazab ettiğini söylüyorlar. Ben ise cihad meydanına gelince nefsimi ölüm korkusu kaplayıp kaçmaktan endişe ediyorum.

Sadakaya gelince, benim malım küçük bir koyun sürüsü ve on deveden ibârettir. Onlar da ehlimin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elimi tuttu, salladı ve şöyle buyurdu:

“–Cihad yok, sadaka yok; peki o hâlde nasıl cennete gireceksin?!.”

Bunun üzerine;

“–Yâ Rasûlâllah! Bey‘at ediyorum.” dedim ve Allah Rasûlü’ne, koştuğu bütün şartlar üzerine bey‘at ettim. (Ahmed, V, 224)

Âyet-i kerîmede, Cenâb-ı Hak; cihad emrinin zorluğu karşısında bundan kaçınan, yani cihadsız bir din arzu edenlere şöyle hitap buyurmuştur:

“Ey îmân edenler! Sizden kim dîninden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allâh’ı severler; mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı da izzetlidirler; Allah yolunda mücâhede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu; Allâh’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah; geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.” (el-Mâide 54)

Allah yolunda cihâd edenleri Allah sever, onlar da Allâh’ı severler. Çünkü candan, maldan, rahattan, konfordan, yatağın sıcaklığından, keyiften fedâkârlık edip, kendini Allah yoluna adamak, ancak kuvvetli bir muhabbetullah ile mümkündür.

Yine ilâhî muhabbete nâil olmuş bu kişilerin bir vasfı da, mü’minlere karşı alçakgönüllülükleridir. Zira kibir, kendini beğenme ve böbürlenme; Allâh’ın sevmediği rezil duygulardandır. Hadîs-i şerifte Allâh’ın sevdiği tek gurur hissinin, cihad meydanında kâfire karşı İslâm karakter ve şahsiyetinin izzetli duruşunu sergilemek olduğu beyân edilmiştir. (Ebû Dâvûd, Cihâd 104, [2659])

Mü’minler kendi aralarında ise tam bir kardeşlik harcı ile yekvücut bir bina gibidirler:

BÜNYÂN-I MERSÛS

Âyet-i kerîmede buyurulur:

Allah, kendi yolunda bünyân-ı mersûs (parçaları kurşunla kenetlenerek yekpâre hâline gelmiş olan sağlam bir bina) gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (es-Saff, 4)

Bu yekpâre bina teşbihi, müslümanların Hak yolundaki gayretlerinin, hem maddî olarak; teşkilâtlı, tertipli, nizamlı olması gerektiğini, hem kalbî olarak aynı dâvâ etrafında ideal birliği, niyet birliği içerisinde bir araya gelmiş; aralarında hiçbir bürûdet, menfî duygu olmaksızın kenetlenmiş olmalarının îcâb ettiğini ifade etmektedir. Bir cemiyeti bir arada tutan, inandığı hakikatler etrafında kenetlenişidir.

14 asırlık İslâm tarihi; bu îman kardeşliği kıvâmının yaşandığı devirlerdeki zaferler ve fetihler, ancak yaşanmadığı devirlerdeki hezîmetler ve kayıplar manzûmesidir. Kenetlenmiş İslâm kardeşliği varsa, Endülüs bir avuç müslümanla fethedilmiş; o kardeşlik yerini tefrikaya, düşmanla ittifaka terk etmişse yüz binlerce müslümanın durduramadığı bir hezîmet ve fâcia ile o topraklar kaybedilmiştir.

Kardeşliği kuvvetlendirmek için irtibatı sürdürmek, kötü huylara sabretmek ve üzücü, kırıcı davranışlara karşı tebessüm etmek gerekir ki bunlar da Allah Teâlâ’nın sevdiği hasletlerdir: Hadîs-i şeriflerde buyurulur:

“Benim rızâm için birbirlerini sevenlere, benim rızâm için bolca sarf edenlere, birbirlerini sevmede samimî ve içten davranan sâdıklara, akraba ve dost ilişkilerini kesmeyenlere veya birbirlerini ziyaret edenlere sevgim hak olmuştur.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 229)

“Allah Teâlâ, eskiden beri gelen kardeşliğe devam etmeyi sever. Öyleyse kadîm dostluklarınızı devam ettiriniz.”(Deylemî, Müsned, I, 154)

“Allah; kötü komşusu olup da ona, sevâbını umarak ve Allah, hayatta iken veya ölümle bir çıkış yolu verinceye kadar sabreden kulunu sever.”(Deylemî, Müsned, I, 158)

“Allah; uyumlu, yumuşak ve güler yüzlü kimseyi sever.” (Beyhakî, Şuab, VI, 254/8055, 8056)

Bugün kardeşliğimizi ve cemiyetimizin kardeşlik dokusunu bu nazarla muhasebe etmeliyiz.

Toplumumuz; Malazgirt’te ve Çanakkale’de olduğu gibi tek bir yürek hâlinde midir? Yoksa toplumumuzun kalbi çatlaklarla mı doludur?

Hak yolunda cehd ü gayretlerimiz, fedâkârlıklarımız, ashâb-ı kiram ile, muzaffer ecdâdımız ile mukayese edildiğinde hangi seviyededir?

İbâdet hayatımız, aile hayatımız, iş hayatımız; Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği takvâ, ihsan, tevbe ve temizliğe riâyet ölçülerine göre ne durumdadır?

Yaz Kur’ân kurslarını, Ramazân-ı şerifleri, toplumumuzdaki yaraların tedavisi için ganîmet bilmek zarûrîdir. Allâh’ın sevdiği cihâd eden kullardan olmak için, herkes kendi imkânlarıyla Kur’ân müesseselerine omuz ve yürek vermeye koşmalıdır. Camileri dolduran yavrularımızın, «kalbi camilere asılı kalan gençler» olmasına âzamî gayret etmemiz gerekir.

Ehl-i dünya; fânî ve süflî lezzetlerine her türlü süslü, yaldızlı vasıtayla çağırırken; ehl-i îman da her türlü imkânını, Hakk’ın yolunu sevdirmekte seferber etmekten imtinâ etmemelidir.

Tebessüm ile, İslâm’ın güler yüzünü, adâleti tevzî eden, Hakk’ı ve hakikati müdafaa için cehd ü gayretten ayrılmayan, takvâ titizliğiyle yaşayıp, en ufak bir sürçmede derhâl tevbe ve arınma kapısına yönelen mü’minler; ilâhî muhabbete nâil, bahtiyar kullardır.

Rabbimiz, bizleri ve nesillerimizi «muhabbetullâh»a vâsıl eylesin. Kalplerimize, sevdiği haslet ve fiilleri ilkā buyursun. Takvâ ile, fedâkârlık ile, adâleti tevzî etmek için, gayret ve şecâatle çalışan kullarından eylesin. Âmîn!.. (Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi,Yıl: 2013 Ay: Haziran Sayı: 100)

 

SEYYİDÜL İSTİĞFAR DUASI VE FAZİLETİ

Kaynak: İslam ve İhsan

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ