Dini ve İslami Bilgiler | Allah yolunda

Bişr Hafi (k.s.) Kimdir? Kısaca Hayatı

Bişr Hafi (k.s.) Kimdir? Kısaca Hayatı

Bişr Hafi (k.s.) kimdir? Bişr Hafi (k.s.) nasıl bir Hak dostuydu? Bişr Hafi (k.s.) hangi hadise üzerine tövbe etti ve hidayet buldu?

Adı Bişr bin Haris, künyesi Ebu Nasr, lakabı el-Hafi. İtibarlı bir aileden. Merv reislerinden birinin oğlu. 152/769 yılında doğdu. Çocukluğu bolluk ve refah içinde geçti. Gençliğinde, kendini oyun ve eğlenceye verdiği rivayet edilir. Memleketi Merv’de bir süre ilim tahsiliyle meşgul oldu. İlim yolunda seyahatlere çıktı. Bağdat’a yerleşinceye kadar, Şam ve Lübnan dolaylarında dolaştı. Bu yüzden o, “seyyah sûfîler”den sayılır. Bağdat’a geldiği yıllarda Bağdat, dünya meraklılarının da, ahiret sevdalılarının da merkezi durumunda idi. O yıllarda Bağdat’ta ilim de irfan da, ikbal ve makam da mevcuddu.

Bişr, Ahmed b. Hanbel’le görüştü. Süfyan Sevrî, Fudayl b. Iyad, Muafa b. İmran ve İmam Mâlik’ten feyz aldı. Hadis ilminde muteber bir ravi idi. Ali b. Haşrem’in amcazadesi ve mürididir.

Takva ve veraı sayesinde halk arasında muteber bir şeyh, nüfuzlu ve müessir bir mürşid oldu. Manevî derecesi öylesine yükselmişti ki, Halife Me’mun, onu ziyaret etmek için Ahmed b. Hanbel’in tavassutunu istemişti. Hatta Halife Me’-mun’un onun hakkında “Bişr Hafi’den başka bu belde (Bağdat)de kendisinden haya edilip çekinilecek bir kimse kalmadı” dediği nakledilir.

Kimseden bir şey almaz, emirlerin ve zenginlerin hediyelerini kabul etmezdi. Bişr’in vefatı 227/832’de yetmiş yaşlarında iken Bağdat’tadır.

TEVBESİNE SEBEP OLAN HADİSE

Tevbesine sebeb şu olaydır: Bir gün yolda yürürken bir kağıt parçası buldu, onu aldı ve gördü ki, üzerinde “Besmele” yazılıdır. Derhal cebindeki iki dirhemle güzel koku alarak onu iyice silip kokladı. Ve bir yere kaldırıp koydu. O gece rüyasında kendisine şöyle seslenildiğini duydu:

– Ey Bişr! Sen bizim adımızı ayak altından kaldırıp kokladın, biz de senin adını dünyada ve ahirette yücelteceğiz.

Hafi lakabı ile meşhurdu. Çünkü “yalınayak” ge-zerdi. Hatta yalınayak gezmekten ayaklarının altının simsiyah olduğu rivayet edilir. Hafi lakabını alması ile ilgili rivayet şöyledir: Birgün kapısı çalındı. Cariyesi çıktı ve gelene “kimi aradığını” sordu. Kapıdaki adam:

– Bu evin sahibi hür mü, kul mu, diye sordu. Cariye:

– Hürdür, diye karşılık verdi. Adam:

– Belli, dedi. Eğer kul olsaydı kulluğun edebine riayet edecek oyun ve eğlence ile uğraşmayacaktı, diye ilave etti ve çıkıp giti.

Cariye içeri girip kapıda olanları Bişr’e haber verince o, yalınayak adamın peşinden koştu ve ona yetişerek söylediklerini tekrarlattı. Bişr, bu sözlerden son derece etkilenerek yalınayak başını alıp gitti. Bir daha ayağına nalın giymedi.

Sordular:

– Niçin ayağına nalın giymiyorsun? Şöyle karşılık verdi:

– Mevlam ile olan sulh ve ahdim yalınayak gerçekleşti,bu yüzden bu halimi değiştirmek istemem.

SÜNNETE BAĞLILIĞI

Bir gece rüyasında Hz. Peygamber (s.a)’i gördü. Peygamberimiz sordu: “Allah’ın seni neden üstün kıldığını biliyor musun?” O: “Hayır bilmiyorum ey Allah’ın Ra­sulü!” diye karşılık verdi. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Sünnetime tabi olman, salihlere hizmet, din kardeşlerine nasihat etmen, ashabımı ve ehl-i beytimi sevmen sebebiyle.”

Şöyle derdi:

“Dünyada aziz olmak, ahirette selamette kalmak isteyen, diline sahip olsun. Şahidlik yapmasın, halka imam olmasın, hiç kimsenin yemeğini yemesin.” “İki şey kalbe kasvet verir: Çok konuşmak ve çok yemek.”

Riyadan çok korkar ve insanları şöyle sakındırırdı: “İnsanlarca maruf olmaktan hoşlanan kimse, imanın lezzetine eremez.”

Zaman ve vakit hakkında şunları söylerdi: “Dün öldü, bugün can çekişiyor, yarın doğmadı, öyle ise şu anı değerlendirmek için amele sarıl.”

Sordular:

– Niye camide vaaz vermiyorsun? Şöyle cevap verdi:

– Camide vaaz vermek için cami hüviyetli olmak, o işin ehli bulunmak lazım.

Ona göre sufîler üç kısımdı:

  • İstemeyen, verilse de almayanlar. Bunlar, hal sahibi, ruhaniyet ehli kimselerdir. İstediklerinde Allah onlara verir, Allah’a and ettikleri zaman, Allah onları yalancı çıkarmaz.
  • İstemeyen fakat verildiğinde kabul edenler. Bunlar sûfîlerin orta tabakasıdır, tevekkül ve sükun erbabıdır.
  • Sabrına güvenen ve vaktin gereğine uyanlar. Böy­lelerini zaruri ihtiyaçları mecbur bırakırsa, kalbleri Allah’a merbut olduğu halde, çıkıp halktan isterler.
  • ÖLÜM TUTKUSU VE RİYA KORKUSU

    Onun ilim ve irfana olan tutkusu, şöhret ve riyaset sevdasıyla değil, sünnete uyma arzusuyla idi. Nitekim şöyle derdi: “Riyaset arzusuyla ilim yapan, Allah’ı kızdıracak bir işle O’na yaklaşmaya çalışıyor, demektir. Çünkü ilim sebebiyle liderlik istemek gökte ve yerde, öfkeyi gerektirir.”

    Hikmete ermenin yolunun “Allah’a isyanı terkte” olduğunu söylerdi. O, ibadetin lezzetine erenlerdendi. Bu lezzete ermenin yolunu şöyle anlatırdı: “Kendinle arzu ve isteklerinlerin arasına demirden bir perde çekmedikçe ibadetten lezzet duyamazsın.”

    Müridlerini ellerini açmış dua ederken görünce “Dua günahları terktir” diye uyarırdı. Rızık konusunda halkı veraa teşvik eder, özellikle ticaret erbabını helal ve temiz kazanca yönlendirmeye çalışır, bu konuda varid olan âyet ve hadisleri sık sık tekrarlıyarak “Ekmeğini nereden kazandığına iyi bak, kendini cehenneme atma” diye öğüt verirdi.

    Amellerin şahı üçtür, dedi:

  • Mal az olduğunda da cömert olabilmek,
  • Tenhada da vera sahibi olabilmek, yani haramdan sakınmak.
  • Kendisinden korkulan ve bir şeyler umulan kimsenin huzurunda da hakkı söyleyebilmek.
  • Dünya talihlilerine şöyle çıkışırdı: “Dünyaya talib olandan dünyalık istemeye utanmıyor musun? Sen dünyalığı, dünyayı elinde tutan (Allah)tan istesene!”

    Sordular:

    – Yediğin nereden? Şöyle cevap verdi:

    – Siz benim nereden yediğimi ne yapacaksınız? Kendinizin ne suretle yediğinize bakınız. Çünkü gülerek yiyenle ağlayarak yiyen bir olmaz. Lokma lokmaya eşit değildir.

    Vera ehlindendi. Bu yüzden “Yediğin ekmeğin nereden olduğuna, çoluk çocuğunun oturduğu evin hangi yoldan kazanıldığına dikkat et!” derdi.

    Aza kanaat etmeyi atâ ve ihsana tercih ederdi. Sevgilini kızdırana muhabbet beslemen, sana yakışmaz, derdi. Ona göre sabır, sükuttu. Sükut da sabırdan bir cüzdü, çünkü konuşmaya düşkün kimse, sükutu ihtiyar edenden daha muttaki olamazdı. Ancak yerinde konuşan ve yerinde susmasını bilen alimin durumu bundan farklıydı.

    “Düşman senden emin olmadıkça kemal ehlinden olamazsın. Dostu kendisinden emin olmayan, nasıl hayırlı ve kemal ehli olabilirdi.” – rahmetullahi aleyh –

    Kaynaklar: Sülemi, Tabakatu’s-sufiyye, s. 39-47; Hılye-tü’1-evliya. VIII, 336-360; Kuşeyri, I. 73-77; Sıfatu’s-Safve, II, 183-190; İbn Hallikan, Vefeyatü’l-A’yan, I, 112; Şarani, 84-86; İbnu’-Mulakkin, s. 109-118; Münavi, el-Kevakibu’d-dürriyye. I, 208; Keşfu’l-Mahcub, I, 216-317; Nefehatü’l-üns, (trc. Lamii Çelebi) 102; Alamü’n-nübela, X, 469-477; Abdulhalim Mahmud Bişr bin Haris el-Hafi, Kahire 1974.

    Kaynak:  Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ, Gönül Erleri, Erkam Yayınları

    REKLAM ALANI
    ZİYARETÇİ YORUMLARI

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

    BİR YORUM YAZ