Dini ve İslami Bilgiler | Allah yolunda

Peygamberimizin Ahlakı ile İlgili Hadisler

Peygamberimizin Ahlakı ile İlgili Hadisler

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin ahlâkı nasıldı? Peygamberimizin (s.a.v.) ahlâki özellikleri nelerdir? Peygamberimizin (s.a.v.) örnek ahlâkı ile ilgili hadisler.

Tarih boyunca Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz dışında, her yönüne alâka duyulmuş ve bütün özellikleri inceden inceye tespit edilmiş ikinci bir insan daha bulmak mümkün değildir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, örnek şahsiyetini oluşturan bütün hususlar anlatılmaya çalışılsa, ciltlerle kitap yetmez.

İslâmî ilimler de, temelde[1] ve ictihad[2] noktasında Allah Rasûlü’nün çeşitli yönlerini kendilerine delil edinmişlerdir. Bu sebepledir ki Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in her yönü değişik ilim dalları tarafından ayrı ayrı ele alınıp işlenmeye çalışılmıştır.

Nitekim 1400 küsur seneden beri te’lîf edilen bütün İslâmî eserler, bir kitâbı, yani Kur’ân-ı Kerîm’i ve bir insanı, yani Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i îzah etme gayreti içindedir.

Bir yaratılış hârikası olan Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i, beşerî istîdad ve tâkat dâhilinde kâmilen kavrayabilmemiz mümkün değildir. Çünkü bu âlemden alınan intibâlar, O’nu îzah ve idrâkte kifâyetsiz kalır. Bir bardağa, bir ummânı sığdırmak mümkün olmadığı gibi, Nûr-i Muhammedî’yi idrâk de lâyıkıyla mümkün değildir.

PEYGAMBERİMİZİN SÎMÂ VE AHLÂK GÜZELLİĞİ

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sûreti güzel, sîreti mükemmel, misli yaratılmamış bir vücûd-i mübârektir. Allah Rasûlü’nün sûret ve sîret mükemmelliğini lâyıkıyla ifâde edebilmek mümkün değildir. Nitekim İmam Kurtubî:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hüsn-i cemâli tamâmen zâhir olmamıştır. Eğer O’nun bütün güzellikleri olanca hakîkati ile gösterilmiş olsaydı, ashâbı O’na bakmaya tâkat getiremezdi.” demiştir.[3]

Hakîkaten, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile devamlı beraber olanlar arasında bile, edeplerinden dolayı O’nun nûr cemâlini doyasıya seyredebilenler pek azdı. Hattâ, sohbet hâlinde iken, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer dışındaki ashâbın hep önlerine baktıkları, Hazret-i Peygamber’le sadece bu iki sahâbînin gözgöze gelebildikleri rivâyet edilir. Onlar Muhterem Efendimiz’e bakıp tebessüm ederler, Fahr-i Kâinât Efendimiz de onlara iltifat edip tebessüm buyururdu. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3668)

Bu durumu, daha sonra Mısır fâtihi ünvânı ile tarihe geçen Amr bin Âs -radıyallâhu anh- âhir ömründe şöyle dile getirmiştir:

“Rasûlullah Efendimiz’le uzun zaman birlikte bulundum. Fakat O’nun huzûrunda duyduğum hayâ hissi ve O’na karşı beslediğim tâzim duygusu sebebiyle, başımı kaldırıp da doya doya mübârek ve nûrlu yüzlerini seyredemedim. Eğer bugün bana; «Bize Rasûlullâh’ı tavsîf et, O’nu anlat.» deseler, inanın anlatamam.” (Müslim, Îmân, 192)[4]

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in etrafına îtimat ve huzur telkîn eden mübârek yüzü, yüzlerin en güzel ve en temizi idi. Yahudî âlimlerinden Abdullah bin Selâm, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye hicret edince merakla yanına varmış, vech-i mübâreklerine bakınca da:

“Bu yüz aslâ yalan söylemez!” diyerek Müslüman olmuştu. (Tir­mi­zî, Kı­yâ­me, 42/2485; Ah­med, V, 451)

Çünkü O’ndaki güzellik, heybet, nûrâniyet ve letâfet o derecede idi ki, Allâh’ın peygamberi olduğuna dâir, ayrıca bir mûcize, delil ve bürhâna ihtiyaç yoktu.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir şeyi arzu etmediği zaman, derhâl sîmâlarından fark edilir, bir şeyi beğenince de memnûniyeti hissedilirdi.

Cism-i nazîfânelerinde zindelik, kuvvetli hayâ ve müthiş bir azim bir arada idi. Rikkat-i kalbiyesinin derinliğini îzah etmek ise mümkün değildir.

Yüzünde nûr-i melâhat, sözlerinde selâset (akıcılık), hareketlerinde letâfet, lisânında talâkat, kelimelerinde fesâhat, beyânında fevkalâde belâğat vardı.

Fuzûlî söz söylemeyip her kelâmı hikmet ve nasîhat idi. Lügatinde aslâ dedikodu ve mâlâyâni yoktu. Herkesin akıl ve idrâkine göre söz söylerdi.

Mülâyim ve mütevâzı idi. Gülmesinde kahkaha gibi aşırılık olmazdı. Dâimâ mütebessim idi.

O’nu ansızın gören kimseyi haşyet sarardı. O’nunla ülfet ve sohbet eden kimse, O’na cân u gönülden âşık ve muhib olurdu.

Derecelerine göre fazîlet erbâbına ihtirâm eylerdi. Akrabâsına da ziyâde ikram ederdi. Ehl-i beytine ve ashâbına hüsn-i muâmele ettiği gibi, diğer insanlara dahî rıfk ve lutuf ile muâmele ederdi.

Hizmetkârlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyer ise, onlara da onu yedirir ve giydirirdi. Cömert, ikram sahibi, şefkatli ve merhametli, gerektiğinde cesur ve gerektiğinde de halîm idi.

O’nun cömertlik ve kerem husûsundaki derecesini lâyıkıyla takdîr edebilmek mümkün değildir. O’nun cömertliği, fakirlikten korkmayan bir kimsenin ikram edişinden daha ileri seviyede idi.

Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh-’ın beyânı vechile:

“Kendisinden bir şey istendiğinde, «hayır» dediği vâkî değildi.” (Müslim, Fedâil, 56)

Akrabâlarını en çok ziyâret eden, halka en fazla şefkat ve merhamet gösteren, insanlara en güzel şekilde muâmele eden, kötü ahlâktan en çok sakınan, en güzel edep ve ahlâk sahibi, O idi.

“Kıyâmet gününde mü’min kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” buyururdu. (Tirmizî, Birr, 62/2002)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ahid ve vaadinde sâbit ve sözünde sâdık idi. Ahlâk, akıl ve zekâ bakımından bütün insanlardan üstün ve her türlü medh ü senâya lâyık idi.

Hüznü dâimî, tefekkürü aralıksız idi. Zarûret olmaksızın konuşmazdı. Sükûnet hâli uzun sürerdi. Bir söze başlayınca onu yarım bırakmaz, tamamlardı. Birçok mânâları birkaç kelimede toplar öyle söylerdi. (Cevâmiu’l-kelim idi.) Sözleri tane tane idi. Ne lüzûmundan fazla ne de az idi. Yaratılış olarak yumuşak olmasına rağmen gâyet salâbetli ve heybetli idi.

Hakka itiraz edilmesinin ve hakkın çiğnenmesinin hâricinde öfkelenmezdi. Bir hak çiğnendiği zaman, hak yerini buluncaya kadar öfkesi devam ederdi. Ancak hakkı tevzî ettikten sonra sükûnete bürünürdü. Aslâ kendisi için öfkelenmezdi. Sırf şahsına taalluk eden bir hususta kendisini müdâfaa etmez, kimseyle münâkaşaya girişmezdi.

O, kimsenin hânesine izin almadıkça girmezdi. Hâne-i saâdetlerine geldiği zaman da evde kalacağı müddeti üçe bölerdi; birini Allâh’a ibâdete, diğer vaktini âilesine, üçüncüsünü de şahsına ayırırdı. Kendisine ayırdığı zamanını avâm-havâs insanların hepsine tahsîs eder, onlardan kimseyi mahrum bırakmazdı. Hepsinin gönlünü fethederdi.

Belli bir yerinde oturmanın âdet edinilmesini önlemek için mescidlerin her yerinde oturduğu olurdu. Yerlere ve makamlara kudsiyyet izâfe edilmesini ve meclislerde tekebbüre medâr olacak bir tavır takınılmasını istemezdi. Bir meclise girince, neresi boş kalmışsa oraya oturur, herkesin de öyle yapmasını arzu ederdi.

Kim O’ndan herhangi bir ihtiyacını gidermek için bir şey istese, o ister ehemmiyetli, ister ehemmiyetsiz olsun, onu yerine getirmeden huzur bulamaz, ihtiyacı halletmesi mümkün olmadığı takdîrde, hiç olmazsa güzel bir söz ile muhâtabının gönlünü almaktan geri kalmazdı. O, herkesin dert ortağı idi. İnsanlar, hangi makam ve mevkîde olursa olsun, zengin-fakir, âlim-câhil O’nun yanında insan olmak haysiyetiyle müsâvî bir muâmeleye nâil olurlardı. Bütün meclisleri hilim, ilim, hayâ, sabır, tevekkül ve emânet gibi fazîletlerin cârî ve hâkim olduğu bir mahaldi.

Ayıp ve kusurlarından dolayı kimseyi kınamaz, îkâza ihtiyaç duyduğunda bunu, karşısındakini rencide etmeyecek bir şekilde zarif bir îmâ ile yapardı. Hiç kimsenin zâhire çıkmamış ayıp ve kusuruyla meşgûl olmadığı gibi, bu tür hâllerin araştırılmasını da şiddetle men ederdi.

Fahr-i Kâinât Efendimiz, sevâbını umduğu meseleler hâricinde konuşmazdı. Sohbet meclisleri vecd içinde idi. O konuşurken etrâfındakiler öyle hayrân olur ve can kulağıyla dinlerdi ki, Ra­sû­lul­lah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in soh­be­tin­de bü­rün­dük­le­ri hu­zur ve edep hâ­li­ni:

“San­ki ba­şı­mı­zın üze­rin­de bir kuş var da kı­pır­da­sak uçu­ve­re­cekmiş gibi sükûnetle otururduk.” şek­lin­de ifâ­de eder­ler­di. (Ebû Dâvûd, Sün­net, 23-24/4753)

O’ndan ashâbına akseden edep ve hayâ o derecede idi ki, kendisine suâl sormayı bile -çoğu kere- cür’et telâkkî ederlerdi. Bu yüzden, çölden bir bedevî gelerek Hazret-i Peygamber’e suâl sorup sohbete vesîle olsa da, O’nun feyiz ve rûhâniyetinden biz de istifâde etsek diye beklerlerdi.

O, hayâtı boyunca bir samimiyet âbidesi oldu. Gönlünde olmayan bir şeyi hiç söylemedi. Ahlâkı ile âdeta canlı bir Kur’ân idi. Bizzat yapmadığı bir işi başkalarına emretmezdi.[5]

PEYGAMBERİMİZİN TEVÂZÛSU

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kısa zamanda dünyada hiçbir kralın ulaşamayacağı derecede imkânlara kavuştuğu, insanların ideal bir mürebbî olarak kalplerini fethettiği hâlde, ayaklarının altına serilen bu büyük dünya nîmetlerinin hiçbirine iltifât etmeyerek eski mütevâzı yaşayışına devam etti. Önceki gibi, kerpiçten yapılmış mütevâzı odasında sâde ve fakir bir şekilde yaşadı. Hurma yaprağıyla doldurulmuş bir şilte üzerinde uyudu. Basit elbiseler giydi. En zayıf insanın hayat tarzının bile altında yaşadı. Bazen de yiyecek hiçbir şey bulamadığı hâlde, Rabbine şükredip açlığını bastırmak için karnına taş bağladı. Bütün günahları affedilmiş olduğu hâlde, tevbe, şükür ve niyâzına devam etti. Ayakları şişinceye kadar gecelerini namazla geçirdi. Mazlumların imdâdına yetişti. Yetimlerin, kimsesizlerin, gariplerin tesellîsiydi. O, emsâlsiz büyüklüğüne rağmen, en âciz insanlarla bizzat meşgûl oldu. Hattâ onlara, engin şefkat ve merhametiyle daha ziyâde kol-kanat gerdi.

İnsanlar nezdinde en kuvvetli göründüğü Mekke’nin fethi günü, korku ve heyecanla ve âdeta titremekten dişleri birbirine vurarak:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana İslâm’ı telkin buyurunuz!” diyen hemşehrisine, imkânlarının en zayıf olduğu zamandan şu misâli zikrederek sükûnet telkîn etti ve:

“–Sâkin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. (Muhtereme vâlidelerini kasdederek) Kureyş’ten güneşte kurutulmuş et yiyen senin eski komşunun yetimiyim!..”[6] diyerek tarihe kâ’bına varılmaz (topuğuna dahî erişilmez) bir tevâzûnun zirvesini hediye eyledi.

Yine aynı gün ihtiyar babasını sırtına alarak huzûruna getiren ve ona îman telkîn etmesini isteyen Yâr-i Gâri[7] Hazret-i Ebû Bekir’e:

“–Yâ Ebâ Bekr! Şu ihtiyar babanı neden buraya kadar yordun? Biz onun yanına gidemez miydik?!.”[8] karşılığını verme fazîletini gösterdi.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dâimâ acz içinde olduğunu bildirirdi. Kendi hâlini şöyle îlân ederdi:

“Ben de sizler gibi bir insanım. Bana sadece vahyolunuyor!..” (el-Kehf, 110)

O, rasûllüğünü tasdîk cümlesinin başına bilhassa ve ısrarla “abduhû: Allâh’ın kulu” kelimesini ilâve ederek, ümmetini geçmiş milletler gibi sapıklığa düşmekten muhâfaza ediyordu.

Kendisine aşırı tâzim gösteren kimselere:

“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah Teâlâ beni «Rasûl» edinmeden önce «Kul» edinmişti.” (Heysemî, IX, 21) ikâzında bulunuyordu.

Allah Rasûlü’nün dört kişinin taşıyabildiği garrâ adlı bir yemek kabı vardı. Kuşluk vakti girip Duhâ namazı da kılındıktan sonra, içinde tirit bulunan bu yemek kabını getirdiler. Ashâb-ı kirâm da etrafına toplandı. Sahâbîler çoğalınca Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de diz çöktü. Bunu gören bir bedevî, böyle mütevâzı bir oturuş karşısında hayret ederek ve biraz da yadırgayarak:

“–Bu nasıl bir oturuş böyle?” dedi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“–Allah Teâlâ beni şerefli bir kul olarak yarattı (mütevâzı bir kul kıldı), inatçı bir zorba değil!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Et‘ime, 17/3773)

Yani aslâ mağrur ve kibirli insanlar gibi hareket etmeyeceğini beyân etti.

Yine bir defasında:

“–Hiç kimse amel ve ibâdeti sayesinde cennete giremez!” buyurmuştu.

Ashâb-ı kirâm hayretle:

“–Siz de mi yâ Rasûlallâh?” diye sordular:

“–Evet ben de!.. Meğer ki Rabbimin lutf-i ilâhîsi imdâda yetişe!.. Zira O’nun fazlı, rahmet ve mağfireti beni bürümedikçe ben de cennete giremem! Yaptığım ameller beni de kurtaramaz!..” buyurdular. (Buhârî, Rikâk, 18; Müslim, Münâfikûn, 71-72; İbn-i Mâce, Zühd, 20; Dârimî, Rikâk, 24)

Yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gurur, kibir ve ucub sevkiyle giyinenlerin kıyâmet günü rezillik elbisesi giyeceğini ifâde ederek ümmetini cehennem ateşine karşı îkaz buyurmuşlardır. Bu hususla alâkalı hadîs-i şerîflerden bâzıları şöyledir:

“Allah, büyüklük taslayarak elbisesinin eteklerini yerde sürüyen kimsenin kıyâmet gününde yüzüne bakmaz.” (Buhârî, Libâs, 1, 5)

“Kim dünyada şöhret elbisesi giyerse, Allah Teâlâ ona kıyâmet gününde mezellet (alçaklık) elbisesi giydirir.” (İbn-i Mâce, Libâs, 24)

Yine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendi hissesine düşen ganimetleri bile hemen dağıtır, ümmetinin maddî bakımdan en alt seviyede olanlarının hâli üzere mütevâzı bir hayat yaşardı.

PEYGAMBERİMİZİN CÖMERTLİĞİ

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendisini bir infak memuru olarak nitelendirir, her şeyi verenin ve sahibinin Allah olduğunu ifâde ederdi.

Kureyş müşriklerinin ekâbirinden Safvan bin Ümeyye, müslüman olmadığı hâlde Huneyn ve Tâif gazâlarında, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında bulunmuştu.

Cîrâne’de toplanan ganimet mallarını gezerken Safvân’ın bu mallardan bir kısmına büyük bir hayranlık içinde baktığını gören Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

“–Pek mi hoşuna gitti?” diye sordu. “Evet.” cevabını alınca:

“–Al hepsi senin olsun!” buyurdu.

Bunun üzerine Safvan kendisini tutamayarak:

“–Peygamber kalbinden başka hiçbir kalp bu derece cömert olamaz.” diyerek şehâdet getirdi ve müslüman oldu.[9]

Kabîlesine dönünce de:

“–Ey kavmim! (Koşun,) müslüman olun! Çünkü Muhammed, fakirlik ve ihtiyaç korkusu duymadan çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunuyor.” dedi. (Müslim, Fedâil, 57-58; Ahmed, III, 107)

Yine birisi gelerek Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den bir şey istedi. Allah Rasûlü’nün o an, ona verecek hiçbir şeyi yoktu. O kişiye, borçlanarak ihtiyacını karşılamasını ve kendisinin o borcu ödeyeceğini taahhüd etti. (Heysemî, X, 242)[10]

Ceddi İbrâhim -aleyhisselâm- gibi hiçbir yemeği misafirsiz, yalnız başına yemezlerdi. Vefât edenlerin borçlarını ödettirir veya öderdi. Borçları ödenmeden cenâze namazlarını kılmazlardı. Bir hadîs-i şerîfte:

“Cömert insan Allâh’a, Cennete ve insanlara yakın; Cehennem ateşine uzaktır. Cimri ise, Allâh’a, Cennete ve insanlara uzak; Cehennem ateşine yakındır!..” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Birr, 40/1961)

Diğer bir hadîs-i şerîflerinde de:

“Gerçek mü’minde şu iki haslet aslâ bir araya gelmez: Cimrilik ve kötü ahlâk!..” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Birr, 41/1962)

PEYGAMBERİMİZİN TAKVASI

O, insanların en müttakîsi idi. Cenâb-ı Hak’tan kendisine takvâ bahşetmesini isteyerek şöyle niyazda bulunurdu:

“Al­lâh’ım! Nef­si­me tak­vâ­sı­nı ver ve onu tez­ki­ye et! Sen onu en iyi tez­ki­ye eden­sin. Sen onun ve­lî­si ve Mev­lâ’sı­sın.” (Müs­lim, Zi­kir, 73)

“Allâh’ım! Sen’den hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği istiyorum.” (Müslim, Zikir, 72)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- takvâsı sebebiyle fakirler gibi yaşardı. Hazret-i Âişe vâlidemiz, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, ömrü boyunca iki gün üst üste arpa ekmeği ile, bir başka rivâyette de üç gün üst üste buğday ekmeğiyle karnını doyurmadan âhirete intikâl ettiğini bildirmektedir. (Buhârî, Eymân, 22; Müslim, Zühd, 20-22; İbn-i Mâce, Et’ıme, 48)

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ümmetini takvâ hayâtına teşvik ederek şöyle buyururdu:

“Şüphesiz benim dostlarım müttakîlerdir.” (Ebû Dâvûd, Fiten, 1/4242)

“Her nerede olursan ol Allah’tan ittikâ et ve kötülüğün arkasından hemen bir iyilik yap, bu onu yok eder. İnsanlara iyi ahlâkla muâmele et!” (Tirmizî, Birr, 55/1987)

Hakîkî takvâyı elde edebilmenin yolunu ise şöyle gösterirlerdi:

“Kul, mahzurlu şeylere düşme endişesiyle mahzuru olmayan bâzı şeyleri (haram mı helâl mi olduğu tam olarak bilinemeyen şüpheli şeyleri) de terk etmedikçe gerçek müttakîlerin derecesine ulaşamaz.” (Tirmizî, Kıyâme, 19/2451; İbn-i Mâce, Zühd, 24)

O’nun nazarında ne beyazın siyâha, ne de bir başka milletin diğer millete üstünlüğü vardır! Üstünlük ancak takvâ iledir. (Ahmed, V, 158)

Takvâ husûsunda Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın da güzel bir tarifi vardır:

Bir kimse Îsâ -aleyhisselâm-’a gelerek:

“–Ey hayır ve iyiliklerin muallimi! Bir kul, Allah Teâlâ’ya karşı nasıl takvâ sahibi olur?” diye sordu.

Îsâ -aleyhisselâm-:

“–Bu kolay bir iştir:

Allah Teâlâ’ya derin bir muhabbetle bağlanırsın,

O’nun rızâsı için gücün yettiğince sâlih amellerde bulunursun,

Bütün Âdemoğullarına da, kendine acır gibi şefkat ve merhamet gösterirsin!” cevâbını verdi. Sonra da şöyle buyurdu:

“–Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi sen de başkasına yapma! O zaman Allâh’a karşı hakkıyla takvâ sahibi olursun.”[11]

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da, bir gün Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-’a takvânın ne olduğunu sorar.

Übey -radıyallâhu anh-:

“–Sen hiç dikenli bir yolda yürüdün mü ey Ömer?” diye sorar.

Hazret-i Ömer:

“–Evet, yürüdüm.” karşılığını verince bu sefer:

“–Peki, ne yaptın?” diye sorar.

Hazret-i Ömer:

“–Elbisemi topladım ve dikenlerin bana zarar vermemesi için bütün dikkatimi sarf ettim.” cevâbını verir.

Bunun üzerine Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-:

“–İşte takvâ budur.” der.[12]

Peygamber Efendimiz’e mânen en yakın kimseler, müttakîlerdir. Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh- der ki:

“Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- beni Yemen’e vâli olarak gönderirken, uğurlamak için Medîne’nin dışına kadar teşrîf etti. Ben binek üzerindeydim, O ise yürüyordu. Bana bâzı tavsiyelerde bulunduktan sonra:

“–Ey Muâz! Belki bu seneden sonra beni bir daha göremezsin! İhtimal ki şu mescidimle kabrime uğrarsın!” buyurdu.

Bu sözleri duyunca, O azîz dosttan, yani Allah Rasûlü’nden ayrılmanın verdiği hüzünle ağlamaya başladım. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

“–Ağlama ey Muâz!” buyurdu ve sonra yüzünü Medîne’ye doğru çevirerek:

“–İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” buyurdu.[13]

PEYGAMBERİMİZİN ZÜHT HAYATI

Zaman gelmiş bütün ülkeler, severek Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in himâyesine girmişti. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Arabistan’a baştan başa hâkim olmuştu. Dilediği her şeyi yapabilirdi. Böyle iken O, yine sâde hayâtına devam etti. Kendisinin hiçbir şeye mâlik olmadığını söyledi. Ve bütün her şeyin Allâh’ın yed-i kudretinde olduğunu bildirdi. Zaman oldu, eline bol servet geçti. Hazîneler yüklü deve kervanları, Medîne-i Münevvere’ye servet akıttı. O, bunların hepsini ihtiyaç sahiplerine dağıtıp zâhidâne hayâtını aynen devam ettirdi. O:

“Uhud Dağı kadar altınım olsa -borçlarım için ayıracağım miktar hâriç- üç günden fazla saklamazdım.” buyuruyordu. (Buhârî, Temennî, 2; Müslim, Zekât, 31)

Günler geçerdi, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in evinde yemek pişirmek için ateş yanmazdı; çok defa aç yatardı. (Ahmed, VI, 217; İbn-i Sa‘d, I, 405)

Bir gün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- Hazret-i Peygamber’in hâne-i saâdetlerine gelmişti. Odanın içine şöyle bir göz gezdirdi. Her taraf bomboştu. Evin içinde hurma yapraklarından örülmüş bir hasır vardı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun üzerine yaslanmıştı. Kuru hasır, Peygamber Efendimiz’in mübârek teninde izler bırakmıştı. Bir köşede bir ölçek kadar arpa unu vardı. Onun yanında da çivide asılı eski bir su kırbası duruyordu. İşte hepsi bu kadar!.. Arabistan Yarımadası’nın Fahr-i Kâinât Efendimiz’e boyun eğdiği bir günde O’nun dünyaya âit mal varlığı bunlardan ibâretti. Hazret-i Ömer bunları görünce, içini çekti. Kendini tutamadı, gözleri dolu dolu oldu ve ağladı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

“–Niçin ağlıyorsun ey Ömer?” diye sordu.

O da:

“–Niçin ağlamayayım yâ Rasûlallâh! Kayser ve Kisrâ dünya nîmetleri içinde yüzüyor! Allâh’ın Rasûlü ise kuru hasır üzerinde yaşıyor!..” dedi.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hazret-i Ömer’in gönlünü hoş etti ve:

“–Ağlama ey Ömer! Dünyanın -bütün nîmet ve zevkleriyle- onların, âhiretin de bizim olmasını istemez misin?!.” buyurdu.[14]

Yine bu misâle benzeyen bir hâdisenin ardından:

“Dünya benim neyime gerek! Benimle dünyanın misâli, bir yaz günü yolculuk yapıp da, bir ağaç altında gölgelenen, sonra da kalkıp yoluna devam eden kimseye benzemektedir.”[15] buyurdu.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kıyâmette dünya nîmetlerinden hesap verme endişesiyle sık sık:

Ey Rabbim! Beni fakir bir insan olarak yaşat; bana fakir bir insan olarak ölüm nasîb et; beni fakirlerle dirilt!” şeklinde duâ ederlerdi. (Tirmizi, Zühd, 37/2352; İbn-i Mâce, Zühd, 7)

Peygamberlerin hepsi cennete gireceklerine dâir ilâhî teminat altında oldukları hâlde, onlar da kendilerine verilen nîmetlerden ve dîni teblîğ edip etmediklerinden hesâba çekileceklerdir. A’râf sûresinin 6. âyet-i kerîmesinde şöyle buyrulur:

“Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de gönderilen peygamberleri de mutlakâ hesâba çekeceğiz!”

PEYGAMBERİMİZİN NEZAKETİ

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- o kadar ince ve hassas bir kalbe sahipti ki, bir gün yere tüküren bir adam gördüler. Mübârek sîmâları birdenbire kızardı ve oldukları yerde kalakaldılar. Sahâbî koşuştu. Tükrüğün üstünü kumla örttü. Ondan sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yollarına devam ettiler.

Elbiselerin düzeltilmesini emreden, giyim-kuşamda pejmürdeliği hoş görmeyen Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- saç ve sakalların dağınıklığını da tasvîb etmezlerdi. Nitekim bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mesciddeyken, saçı sakalı karışmış bir adam çıkagelmişti. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- eliyle ona saç ve sakalını düzeltmesini işâret etti. Adam, bu emri yerine getirdiğinde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

“Bu hâl, herhangi birinizin şeytan gibi saçı-başı dağınık dolaşmasından daha güzel değil mi?” buyurdular. (Muvatta, Şaar, 7)[16]

Yine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün saçı-başı darmadağınık bir adam görmüşlerdi. Hayretle:

“Niçin bu adam saçlarını yıkayıp taramıyor?” buyurdular.

Üzerinde kirli elbiseler bulunan bir kimseyi gördüklerinde de:

“Bu zât elbiselerini yıkayacak su bulamıyor mu?” buyurarak müslümanların temiz ve tertipli olmaları gerektiğini ifâde ettiler. (Ebû Dâvûd, Libâs, 14/4062; Nesâî, Zînet, 60)

Bir başka sefer, yine üstü başı dağınık olarak huzûruna gelen bir adama:

“Malın var mı? Hâlin vaktin nasıl?” diye sormuş, adamın maddî imkânının iyi olduğunu bildirmesi üzerine:

“O hâlde, Allah sana mal verince, eseri üzerinde görünsün!” diye onu îkâz etmişlerdir. (Ebû Dâvûd, Libâs, 14/4063; Nesâî, Zînet, 54; Ahmed, IV, 137)

Başka bir hadîslerinde de:

“Allah, kuluna verdiği nîmetin eserini onun üzerinde görmeyi sever.” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Edeb, 54/2819; Ahmed, II, 311)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in örnek şahsiyeti; merhamet, nezâket, zarâfet ve rikkat-i kalbiyenin zirvesini teşkil etmiştir. Kaba bir kimsenin:

“–Ey Muhammed, ey Muhammed!” diye defalarca bağırmasına rağmen her defasında yumuşak bir üslûpla:

“–Buyur, isteğin nedir?” diye mukâbelede bulunarak muhâtabının kabalığına karşı dâimâ nezâketle davranmışlardır.[17]

Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yüksek nezâketleri sebebiyle misafirlerine bizzat kendileri hizmet ve ikram ederlerdi. (Beyhakî, Şuab, VI, 518, VII, 436)

Çocukluğunda dahî hiçbir kimse ile nezâketi zedeleyici bir münâkaşa ve mücâdeleleri yoktu. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendileri böylesine yüksek bir nezâkete sahip olmakla birlikte, Ehl-i Beyt’ini de bu ahlâk ile yetiştirmişlerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz’in torunu Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-’ın şu hâli buna ne güzel bir misaldir:

Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh- Kâbe’yi tavâf edip Makâm-ı İbrâhim’de iki rekât namaz kılmış ve sonra ellerini yüce dergâha açarak:

“Yâ Rabbî! Sen’in küçük ve zayıf kulun kapına geldi. Allâh’ım! Âciz hizmetçin kapına geldi. Yâ Rabbî! Dilencin kapına geldi, Sen’in yoksulun kapına geldi!..” diye içli içli niyâz etmişti.

Bu yanık ilticânın ardından oradan ayrılan Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh- yolda bir ekmek parçasıyla karınlarını doyurmaya çalışan yoksul insanlara rastladı. Onların gönüllerini almak için yanlarına giderek selâm verdi. Onlar da Hazret-i Hasan’ın bu nezâketinden çok memnun kalarak onu mütevâzı yemeklerine dâvet ettiler.

Peygamber torunu Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh- nezâketen o yoksullarla birlikte oturdu ve:

“–Bu ekmeğin sadaka olmadığını bilseydim sizinle birlikte yerdim.” buyurdu. Ardından da o yoksulların gönüllerini almak için yine büyük bir nezâketle:

“–Haydi kalkın, bizim eve gidelim!” dedi. O yoksulların karnını bir güzel doyurduktan sonra onlara elbiseler giydirdi, ceplerine de bir miktar para koyup uğurladı. Böylece onların gönüllerini fethetti. (Bkz. Ebşîhî, el-Müstatraf, Beyrut 1986, I, 31)

Bu nezâket ve zarâfet, aynı zamanda Hâlık’ın şefkat ve merhamet nazarı ile insanlara bakış tarzının ne muhteşem bir misâlidir. Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-’ın bu hâline diğer bir misal:

Bir gün Medîne bağlarına uğrayan Hasan -radıyallâhu anh- orada zenci bir köle görür. Köle, elindeki ekmekten bir lokma kendisi yerken bir lokma da önündeki köpeğe yedirmektedir.

Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh- Cenâb-ı Hakk’ın “Rahmân” esmâsının bu köledeki merhamet tecellîsine hayran olur. Köleye neden böyle bir şey yaptığını sorduğunda, köle hayâsından dolayı Hazret-i Hasan’ın yüzüne bakamaz. Bunun üzerine Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-:

“–Delikanlı, sen kimsin?” diye sorar. Köle:

“–Hazret-i Osman’ın oğlu Ebân’ın hizmetçisiyim.” der. Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-:

“–Peki bu bağ kime ait?” diye sorunca, köle:

“–Hazret-i Osman oğlu Ebân’a ait.” diye cevap verir. Hasan -radıyallâhu anh- zâhiren sıradan bir köle, fakat hakîkatte büyük bir Hak dostu ve mâneviyat sultânı olan bu kişiye yakın olmak arzusuyla:

“–Sakın buradan bir yere ayrılma, birazdan buraya, senin yanına döneceğim.” diyerek oradan ayrılır ve bağın sahibi olan Ebân’ın yanına varır. Hem bağı hem de o köleyi satın alır. Ardından tekrar kölenin yanına gelir ve:

“–Delikanlı! Seni satın aldım.” der. Bunun üzerine köle hürmetle ayağa kalkarak:

“–Başım-gözüm üstüne! İtaat; Allâh’a, Rasûlü’ne ve sanadır.” der. Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh- bu sözleri duyunca daha da duygulanır. Onun bu sadâkati karşısında hayranlık duyguları artar. Kendisini bu derece duygu derinliğine sevk eden o kölenin gönül güzelliğine mukâbil olarak:

“–Sen artık Allah için hürsün! Bu bağı da sana hibe ediyorum!” der. (İbn-i Manzûr, Muhtasaru Târîhi Dımeşk, VII, 25)

PEYGAMBERİMİZİN EDEP VE HAYASI

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yüksek sesle konuşmazlardı. İnsanların yanından yavaşça ve tebessümle geçerlerdi. Hoşlanmadıkları kaba bir söz işitince insanların yüzlerine karşı bir şey söylemezlerdi. Yüz ifâdeleri kendisinin hâlini yansıttığı için etrafındakiler, konuşmalarında ve hareketlerinde ihtiyatlı olurlardı. Yüksek hayâ duyguları sebebiyle, kahkaha ile gülmemişlerdi. Yalnız tebessüm hâlinde bulunurlardı. Sahâbîlerin ifâdesine göre, örtüsüne bürünen bir genç kızdan daha hayâlı idiler.

Hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Hayâ îmandandır ve hayâlı olan kimse cennettedir! Hayâsızlık ise kalbin katılığındandır; kalbi katı olan da cehennemdedir!..” (Buhârî, Îmân, 16)

“Hayâ ve îman bir aradadır; biri gittiğinde diğeri de gider!” (Taberânî, Evsat, VIII, 174; Beyhakî, Şuâb, VI, 140)

“Kaba söz, ayıptan başka bir şey getirmez! Hayâ ve edep de girdiği yeri süsler!” (Müslim, Birr, 78; Ebû Dâvûd, Cihâd, 1)

Gerçek hayâ, dünya sevgisini kalpten çıkarmaya vesîle olan “ölümü hatırlamak”la elde edilir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına, dâimâ Allah’tan hakkıyla hayâ etmelerini emrederdi. Bir defasında onların, Rablerine karşı hayâ sahibi olduklarını hamd ile ifâde ettiklerinde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gerçek hayânın vücuttaki bütün uzuvları haramdan korumak, ölümü hatırdan çıkarmamak olduğunu beyan buyurdular. Ardından, âhireti arzu eden kimsenin dünya sevgisini terk etmesi gerektiğini de belirterek, ancak böyle yapanların Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş olabileceğini söylediler. (Tirmizî, Kıyâmet, 24/2458)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kimsenin yüzüne dikkatle bakmazdı. Yere bakışı, semâya bakışından daha çoktu. Hayâsı ve yüksek şahsiyeti sebebiyle kimsenin hatâsını yüzüne vurmazdı.

Hazret-i Âişe vâlidemizin ifâdesiyle, kendisine birisinden hoşlanmadığı bir söz ulaştığında:

“Falana ne oluyor ki şöyle şöyle söylüyor.” demez de, “Bâzı kimselere ne oluyor ki şöyle şöyle söylüyorlar.” buyururdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 5/4788)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ba­zen de mu­hâ­tap­la­rı­nın ha­tâ­sı­nı on­la­ra ya­kış­tı­ra­ma­dı­ğı­nı his­set­tir­mek mak­sa­dıy­la:

“–Ba­na ne olu­yor ki si­zleri böy­le gö­rü­yo­rum.” bu­yu­rur,[18] zarif bir üslûb ile îkâz ederdi.

Nasîhat ederken bile muhâtabının üzülmemesi ve darılmaması için âdeta titreyen O şânı yüce Peygamber, ulvî bir merhamet âbidesiydi.

İşte bu nebevî ahlâk ile ahlâklanmış olan Hak dostu Mevlânâ Hazretleri, mücerred hakîkatleri âdeta müşahhas bir ifâdeye büründürerek şöyle der:

“Aklım, kalbime; «Îman nedir?» diye sordu. Kalbim ise aklımın kulağına eğilerek; «Îman, edepten ibârettir.» dedi.”

PEYGAMBERİMİZİN ŞECAATİ

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den daha büyük bir kahraman tasavvur etmek mümkün değildir. Zira hayâtında korku ve telâşa kapıldığı aslâ görülmemişti. Fevkalâde hâller karşısında sabır ve sebât gösterir, korku ve telâşa düşüp uygunsuz hareket etmezdi.

Kendisini öldürmek için bekleyenlerin arasından “Yâsîn Sûresi”nin şu iki âyet-i kerîmesini okuyarak korkusuzca geçmişti:

“Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır. Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onların basîretlerini perdeledik; artık göremezler.” (Yâsîn, 8-9)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyurur:

“Bedir’de savaş bütün şiddetiyle devam ederken, bazen biz Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in arkasına sığınıyorduk. Hepimizin en cesûru O idi. Düşman saflarına en yakın yerde O bulunurdu.” (Ahmed, I, 86)

Yine Berâ -radıyallâhu anh- da Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şecaati husûsunda şöyle buyurmuştur:

“Vallâhi, biz savaş kızıştığında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e sığınırdık. Bizim en cesurumuz, Allah Rasûlü ile aynı hizâda durabilendi.” (Müslim, Cihâd, 79)

O, îlâ-yı kelimetullâh için, yani Allâh’ın dîni en yüce olsun diye dâimâ en önde savaşırdı. Huneyn Gazâsı’nda, başlangıçta İslâm ordusunda meydana gelen çözülme karşısında O, metânetini hiç bozmayarak kendisini düşman saflarının ortasına atmış, bindiği hayvanını mütemâdiyen ileri sürerek ashâbının şecâatini artırmış ve nihâyet Allâh’ın yardımı ile de zafer nasîb olmuştur. (Müslim, Cihâd, 76-81)

Şöyle buyurmaktaydı:

“Kudret ve irâdesiyle yaşadığım Allâh’a yemîn olsun ki, Allah yolunda gazâ edip şehîd olmayı, sonra (diriltilip) gazâ ederek yine şehîd olmayı, tekrar gazâ ederek yine şehid olmayı isterdim…” (Müslim, İmâre, 103)

PEYGAMBERİMİZİN YUMUŞAK HUYLULUĞU

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insan neslinin en mülâyimi idi. (Müslim, Hac, 137) Âişe vâlidemiz şöyle der:

“Ahlâkı Hazret-i Peygamber’den daha güzel bir başkası yoktur. Ashâbından veya âilesinden kim O’nu çağırsa hemen, «Buyur!» derdi. Sahip olduğu yüce ahlâk sebebiyle Allah Teâlâ:

«Muhakkak ki Sen, büyük bir ahlâk üzeresin!» (el-Kalem, 4) âyet-i kerîmesini inzâl buyurdu.” (Vâhidî, s. 463)

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayâtında hiçbir zaman nefsi için intikâm almamış, dâimâ af tevzî etmiştir.

Yine Hazret-i Âişe vâlidemiz, O’nun yüce ahlâkındaki mülâyemet hâlinden birkaç husûsu da şöyle ifâde eder:

“O, hiç kimseyi ayıplamaz, kötülüğe mukâbele etmez, af ve hoşgörüyle muâmele eder, kötülükten uzak kalırdı. Nefsi için bir kimseden intikam almış değildir. Hiçbir köle ve hizmetçiye, hattâ bir hayvana bile haksızlıkla dokunmamıştır…”[19]

Hazret-i Enes -radıyallâhu anh- Fahr-i Kâinât Efendimiz’i anlatırken şöyle demiştir:

“Ben Rasûlullâh’ın ellerinden daha yumuşak ne bir atlasa ne de bir ipeğe dokundum. Allah Rasûlü’nün kokusundan daha hoş bir râyiha koklamadım. Efendimiz’e tam on yıl hizmet ettim. Bana bir defa bile «öf!» demedi. Yaptığım bir şey sebebiyle «Niçin böyle yaptın?» demediği gibi, yapmadığım bir şey sebebiyle de «Şöyle yapsan olmaz mıydı?» demedi. (Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 82)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir sahâbîyi:

“Sende Allâh’ın sevdiği iki güzel haslet var: Hilim (yumuşak huyluluk) ve teennî (ihtiyatlılık.)” sözleriyle medhetmişlerdi. (Müslim, Îmân 25, 26)

Bedevînin biri, Mescid-i Nebevî’de küçük abdestini bozmuştu. Sahâbîler hemen onu azarlamaya başladılar. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

“–Adamı kendi hâline bırakın. Abdest bozduğu yere bir kova su dökün. Siz kolaylık göstermek için gönderildiniz, zorluk çıkarmak için değil.” buyurdular. (Buhârî, Vudû’ 58, Edeb 80)

Sonra da o kimseye mescidlerin ehemmiyetini ve âdâbını tatlı bir dille îzah ettiler.

Enes -radıyallâhu anh- şöyle der:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte yürüyordum. Üzerinde Necran kumaşından yapılmış, kenarları sert ve kalın bir hırka vardı. Bir bedevî Rasûl-i Ekrem’e yetişerek hırkasını sertçe çekti. Hırkanın boynuna gelen kısmına baktım, bedevînin sertçe çekmesinden dolayı hırkanın kenarı boynuna oturmuştu. Daha sonra bedevî:

“–Ey Muhammed! Elinde bulunan Allâh’a âit mallardan bana da verilmesini emret!” dedi.

Fahr-i Kâinât Efendimiz, bedevîye dönüp tebessüm etti. Sonra da ona bir şeyler verilmesini emir buyurdu. (Buhârî, Humüs 19, Libâs 18, Edeb 68; Müslim, Zekât 128)

Nitekim O’nun teblîğ vazîfesindeki muvaffakıyeti de, bu yüksek hâllerinin bir bereketi olmuştur. Cenâb-ı Hak, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bu husustaki kemâlini şöyle bildirir:

(Ey Rasûlüm!) O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet Sen kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi…” (Âl-i İmrân, 159)

Gerçekten de o günkü câhiliye insanları, O’nun yumuşak tabiatlı, affedici, güzel ahlâklı, halîm ve müsâmahakâr şahsiyeti karşısında bir mum gibi erimiş, vahşet ve huysuzluklarından kurtularak O insanlık nûrunun etrafında pervâne olmuşlardır. Çünkü O, insanlığın hüsrânını değil, hidâyetini istiyordu. Azâbı değil, rahmeti temsil ediyordu.

PEYGAMBERİMİZİN ŞEFKAT VE MERHAMETİ

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde:

“Merhamet edenlere Rahmân olan Allah Teâlâ merhamet buyurur. Yeryüzündekilere şefkat ve merhamet gösteriniz ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin.” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Birr, 16/1924)

Çocuğu ağladığında annenin zor duruma düşmemesi ve bir an önce ona bakması için namazın kısaltılabileceğine müsâade etmesi, pek çok geceler, gözlerinden yaşlar boşanarak ümmetine duâlar etmesi, bütün vaktini insanların cehennemden kurtulması için fedâ etmesi, Allah Rasûlü’nde bulunan engin şefkatin en derin ve hassas nişâneleridir.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- âlemlere rahmet olarak gönderildiği için O’nun sevgi ve merhameti, her canlıyı ihâta etmişti. Bir gün kendisinden bedduâ etmesini istediler. O ise:

“Ben dünyaya bedduâ etmek için gönderilmedim, ben bir Rahmet Peygamberi’yim.” buyurdular. (Müslim, Fedâil, 126; Tirmizî, Deavât, 118)

Müslümanlığı teblîğ etmek için Tâif’e gittiği zaman, câhil, putperest ve egoist Tâif halkı kendisini taşlamışlardı. Dağlar Meleği, Hazret-i Cebrâil ile gelerek Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:

“–Şu iki dağı birbirine çarparak bu kavmi helâk edeyim mi?” deyince Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- râzı olmadı:

“–Hayır, ben Cenâb-ı Hak’tan onların soylarından sadece Allâh’a ibâdet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak bir nesil getirmesini dilerim.” buyurdu. (Buhârî, Bed’ü’l-halk, 7; Müslim, Cihâd, 111)

Kendisini beldelerinden taşlayarak türlü hakâretlerle çıkaran ve hicrî 9. yıla kadar da şiddetle direnip müslümanlara pek çok zâyiât verdiren bu Tâifliler hakkında:

“Yâ Rabbî! Sakîf Kabîlesi’ne hidâyet nasîb eyle! Onları bize gönder!” diye duâya devam etmiş, nihâyetinde Tâif halkı, müslüman olmak üzere Medîne-i Münevvere’ye gelmişlerdir. (İbn-i Hi­şâm, IV, 134; Tirmizî, Menâkıb, 73/3942)

Ebû Üseyd -radıyallâhu anh- Bahreyn’den aldığı birtakım esirlerle Peygamber Efendimiz’in huzûruna gelmişti. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir kadın esirin ağladığını gördü. Ona:

“–Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Kadın:

“–Şu adam oğlumu sattı.” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ebû Üseyd’e:

“–Onun oğlunu sattın mı?” diye sordu.

“–Evet.” cevâbını alınca:

“–Kime?” buyurdu. Sahâbî:

“–Abs Oğulları’na.” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- o sahâbîye:

“–Hayvanına bin ve hemen git, kadının oğlunu al ve getir.” buyurdu.[20]

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şefkat ve merhameti, cihânşümûl bir vasfa sahipti. Nitekim bir gün:

“–Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz müddetçe cennete giremezsiniz.” buyurmuşlardı. Ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlallâh! Hepimiz merhametliyiz.” dediler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

“–(Benim kastettiğim) merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilâkis bütün mahlûkâta şâmil olan merhamettir, (evet) bütün mahlûkâta şâmil merhamet!..” (Hâkim, IV, 185/7310)

PEYGAMBERİMİZİN AFFEDİCİLİĞİ

Cenâb-ı Hak affetmeyi sever. Kul, hatâlarına karşı yürekten pişmanlık ve ıztırap duyarak tevbe ederse, Cenâb-ı Allah, onun tevbesini kabul edeceğini vaad etmektedir. Yüce Rabbimiz, kendisi çok affedici olduğu gibi, kullarının da affedici olmasını ister.

Affın şartı; pişmanlık, Allâh’ın emirlerine itâat etmek ve haramlardan kaçınmaktır. Affın en güzel misalleri, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayâtındadır. Uhud Harbi’nde amcası Hazret-i Hamza’nın ciğerini hırsından dişleyen Hind’i, Mekke’nin fethi günü kelime-i tevhîdin şânı hürmetine affetmiştir.

Hebbâr bin Esved, İslâm düşmanlarının önde gelenlerinden idi. Mekke’den Medîne’ye devenin üzerinde hicret eden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kızı Hazret-i Zeyneb’i mızrağıyla vurarak deveden aşağı itmişti. Hazret-i Zeyneb hâmile olduğundan çocuğunu düşürmüş, ağır bir şekilde yaralanarak kanlar içinde kalmıştı. Bu yara daha sonra vefâtına sebep olmuştu. Hebbâr, bunun gibi daha birçok suç işlemişti. Mekke’nin fethinden sonra kaçtı ve ele geçirilemedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’de ashâbıyla oturduğu bir esnâda Hebbâr, huzûr-i saâdete gelerek müslüman olduğunu bildirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu da affetti. Hattâ ona hakâret edilmesini ve târizde bulunulmasını bile yasakladı. (Vâkıdî, II, 857-858)

Ebû Cehil’in oğlu İkrime, sayılı İslâm düşmanlarındandı. Mekke’nin fethinden sonra Yemen’e kaçmıştı. Karısı, müslüman olarak onu Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına getirdi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- İkrime’yi memnûniyetle karşılayarak:

“Ey göçmen süvârî, hoş geldin!” buyurdu ve müslümanlara yaptığı zulmü yüzüne vurmayıp affetti. (Tirmizî, İsti’zân, 34/2735)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sık sık:

“Allâh’ım, ümmetimi affet, çünkü onlar bilmiyorlar!” diye duâ ederdi. (İbn-i Mâce, Menâsik, 56; Ahmed, IV, 14)

Yemâme’nin lideri Sümâme bin Üsâl müslüman olunca, Mekke müşrikleriyle olan ticârî ilişkisini kesmişti. Hâlbuki Kureyş, her türlü erzak ve ihtiyaçlarını hep Yemâme’den alırlardı. Açlık ve kıtlığa düşen Mekkeliler şaşkınlık içinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e mürâcaat ettiler. Allah Rasûlü, Sümâme’ye mektup yazarak ticâretine devam etmesini söyledi.[21]

Hâlbuki o müşrikler, üç yıl boyunca müslümanları açlık içinde kıvrandırarak azâb etmişlerdi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunları bile affetti.

Daha da ötesi, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hicretin 7. senesinde Hayber Fethi’nden sonra kuraklık ve kıtlığa dûçâr olan Mekke halkına altın, arpa ve hurma çekirdeği göndererek yardımda bulundu. Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin fakirlerine dağıttı ve:

“–Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabâlık hakkını gözetti!” diyerek duyduğu memnûniyeti ifâde etti. (Ya’kûbî, II, 56)

Böylesine büyük fazîletler karşısında gönülleri yumuşayan Mekke halkı, bir müddet sonra tamamen müslüman oldu.

Hudeybiye’de, baskın yaparak Allah Rasûlü’nü öldürmek isteyen bir birlik gelmiş ve hepsi de yakalanmıştı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunları da bağışladı. (Müslim, Cihâd, 132, 133)

Hayber’in fethinden sonra bir kadın Allah Rasûlü’nün yemeğine zehir koymuştu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- eti ağzına aldığında zehirli olduğunu fark etti. Yahudî kadın yemeğe zehir koyduğunu îtiraf ettiği hâlde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- o kadını affetti. (Buhârî, Tıbb, 55; Müslim, Selâm, 43)

Allah Rasûlü, kendisine sihir yaparak hastalanıp ıztırap çekmesine sebep olan münâfık yahudî Lebid’i ve onu bu işe teşvik eden kimseleri vahiy yoluyla öğrenmişti. Lâkin Lebid’in bu cürmünü hiçbir zaman anmadı ve başına da kakmadı. Hayâtına kastetmiş bulunan Lebid’i ve onun mensûb olduğu Benî Zurayk yahudîlerinden hiç kimseyi de öldürtmedi.[22] Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de:

(Ey Rasûlüm!) Sen af yolunu tut; bağışla; uygun olanı emret; câhillere aldırış etme!” (el-A’râf, 199) buyruluyordu.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e muhabbetle yaklaşarak O’nun affediciliğinden lâyıkıyla hisse alabilen ârif kullar da ilâhî affa nâil olma ümîdiyle dâimâ af yolunu tutmuştur. Nitekim Hallâc-ı Mansur taşlanırken:

“–Yâ Rabbî! Benden evvel, beni taşlayanları affet!” niyâzında bulunmuştur.

PEYGAMBERİMİZİN KOMŞU HAKKINA RİAYETİ

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- komşu hakkına îtinâ gösterilmesini arzu ederlerdi. Hadîs-i şerîfte:

“Cebrâil bana komşuya iyilik etmeyi o kadar çok tavsiye etti ki neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140-141)

Diğer bir hadîs-i şerîflerinde de:

“Kâfir olan komşunun bir hakkı vardır. Müslüman komşunun iki hakkı vardır. Müslüman ve akrabâ olan komşunun üç hakkı vardır.” buyurmuşlardır.[23]

Komşunun penceresine bakmak, yemek kokusu ile ona eziyet etmek, onun hoşlanmayacağı bir davranışta bulunmak, komşu haklarını ihlâl etmektir. Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

“…Allah Teâlâ’ya göre komşuların hayırlısı, komşusuna faydalı olandır.” (Tirmizî, Birr, 28)

“Komşusu açken tok yatan kimse mü’min değildir.” buyurmuşlardır. (Hâkim, II, 15/2166) Ebû Zer Gıfârî Hazretleri:

“Bana Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yemek pişireceğim zaman suyunu fazla koymamı, ondan komşuma infâk etmemi emir buyurdular…” demiştir. (İbn-i Mâce, Et’ıme, 58)

Ebû Zer -radıyallâhu anh- sahâbenin fakirlerindendi. Demek ki, komşu hakkını îfâya yokluk dahî mâzeret değildir. Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

“–Vallâhi îmân etmiş olmaz, vallâhi îmân etmiş olmaz, vallâhi îmân etmiş olmaz!” buyurdular. Ashâb-ı kirâm:

“–Kim îmân etmiş olmaz, yâ Rasûlallâh?” diye sordular. Âlemlerin Efendisi:

“–Yapacağı fenâlıklardan komşusu emniyette olmayan kimse!” cevâbını verdiler. (Buhârî, Edeb, 29; Müslim, Îman, 73; Tirmizî, Kıyâmet, 60) Diğer bir rivâyete göre ise:

“Yapacağı fenâlıklardan komşusu emniyet içinde olmayan kimse cennete giremez.” buyurdular. (Müslim, Îmân, 73)

PEYGAMBERİMİZİN FAKİRLERE MUÂMELESİ

Peygamber Efendimiz; fakir, yetim, kimsesiz ve dullara şefkat ve yakınlığı ile tanınırdı. (Buhârî, Nafakât, 1; Müslim, Zühd, 41-42) Maddî refah seviyesinin eksikliğini telâfi için onlara çok müşfik davranırdı.

Ebû Saîd -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“Muhâcirlerin fakirlerinden bir grupla birlikte oturmuştum. Bunlardan bir kısmı, (bütün vücûdunu örten bir elbisesi olmadığı için) diğerleri(nin karaltısından istifâde) ile iyice örtünmeye çalışıyorlardı. Bir kimse de bize Kur’ân okuyordu. Derken Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çıkageldi ve yanımızda durdu. Allah Rasûlü’nün gelmesi üzerine Kur’ân okuyan kimse okumayı bıraktı. Peygamber Efendimiz de selâm verdi ve:

«–Ne yapıyorsunuz?» diye sordu.

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! O hocamızdır, bize Kur’ân okuyor. Biz de Allah Teâlâ’nın kitâbını dinliyoruz.» dedik. Bunun üzerine Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

«–Ümmetim arasında, kendileriyle birlikte sabretmem emredilen kimseleri yaratan Allâh’a hamd olsun!» dedi.[24]

Sonra Allah Rasûlü, büyük bir tevâzû ile ortamıza oturdu. Eliyle işâret edip:

«–Şöyle (halka yapın!)» dedi. Cemaat hemen etrâfında halka oldu ve yüzlerini O’na doğru çevirdi. Nihâyet Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizlere şu müjdeyi verdi:

«–Ey yoksul muhâcirler, müjdeler olsun! Sizlere kıyâmet gününde tam bir nûr müjdeliyorum. Sizler cennete, zenginlerden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün, (dünya günleriyle) beş yüz sene eder.»” (Ebû Dâvûd, İlim, 13/3666)

Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Medîne’de otururlarken ser-sefîl bir kabîle geldi; ayaklarında giyecek yoktu, açlıktan ve sıcaktan derileri kemiklerine yapışmıştı. Bunu gören Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çok müteessir oldu, rengi değişti; Bilâl -radıyallâhu anh-’a ezân okutup ashâb-ı kirâmı topladı. Bu fakir kimselere yardım edilerek bolca ihsanda bulunulduğunu görünce biraz rahatladı. (Müslim, Zekât, 69-70; Ahmed, IV, 358, 361)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayâtı, pek çok hârika, ibret verici, doğruluk, dürüstlük, sadâkat, şefkat, merhamet ve nezâket tezâhürleriyle doludur. Zevcesi Hazret-i Âişe’ye:

“Yâ Âişe! Yarım hurmayla da olsa fakirleri geri çevirme. Ey Âişe! Fakirleri sev ve onları kendine yaklaştır ki kıyâmet günü Allah da seni kendisine yaklaştırsın. diye tavsiyede bulunurlardı. (Tirmizî, Zühd, 37/2352)

Abbâd bin Şurahbîl -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Bir zamanlar fakir düşmüştüm. Bunun üzerine Medîne bahçelerinden birine girdim. Başak ovup hem yedim hem de torbama aldım. Derken bahçe sahibi gelip beni yakaladı, dövdü, torbamı elimden aldı ve Rasûlullâh’a götürüp şikâyet etti.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bahçe sahibine:

“−Câhilken öğretmedin, açken doyurmadın!” buyurdu. Sonra bahçe sahibine torbamı iâde etmesini söyledi. Daha sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana bir veya yarım sa’ miktarında yiyecek verdi. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 85/2620-2621; Nesâî, Kudât, 21)

İslâm’da ilk önce suçun menşei araştırılır, suçlunun ıslâhı için gayret sarf edilir. Bu yönüyle İslâm hukûkundaki cezâlar, bir anne ve babanın çocuğunu cezâlandırması gibidir. Gâye, onu ictimâî hayattan tard etmek değil, cemiyete yeniden kazandırmaktır.

PEYGAMBERİMİZİN ESİR VE HİZMETÇİLERE MUÂMELESİ

Allah Rasûlü’nün şefkati, harp esirlerine kadar uzanır, onlara güzel muâmele edilmesini emir buyururlardı. Mus’ab bin Umeyr’in birâderi Ebû Azîz şu ibretli hâdiseyi anlatmıştır:

“Bedir Savaşı’nda ben de esir düşmüş, Ensar’dan bir topluluğa teslîm edilmiştim. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

«−Esirlere güzel muâmelede bulunun!» buyurmuştu.

O’nun bu emrini yerine getirmek için yanlarında bulunduğum Ensar cemaati, sabah-akşam hisselerine düşen ekmeği bana verir, kendileri hurma ile yetinirlerdi. Ben ise hayâ eder, ekmeği onlardan birine verirdim, o da hiç dokunmadan tekrar bana iâde ederdi.” (Heysemî, VI, 86; İbn-i Hişâm, II, 288)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- önceden beri devam edegelen kölelik sistemini kaldırmayı hedeflemiş ve bu yolda büyük adımlar atmıştır. O, her fırsatta köle âzâd etmeyi teşvik ederek, bunun büyük bir ibâdet olduğunu söylemiştir. Bir mü’min, herhangi bir hususta yanlış yapıp da kefâret vermesi gerektiğinde ilk sırada hep köle âzâd etmeyi zikretmiştir. En yakın dostu Ebû Bekir -radıyallâhu anh- servetinin büyük bir kısmını O’nun teşvîkiyle köle âzâd etmede harcamıştır.

Peygamber Efendimiz, bir gün Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın gafleten kölesine sert davrandığına şâhid olmuştu. Çok üzüldü ve:

“–Yâ Ebâ Zer, sen hâlâ câhiliye âdeti üzerinde misin?” diye sordu. Devamla:

“Allâh’ın yarattığına zarar verme! Meşrebine uymuyorsa onu âzâd et; fazla yük yükleme; yüklediğinde ise ona yardımcı ol!” buyurdu. (Buhârî, Îmân, 22; Müslim, Eymân, 38; Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124)

Adamın biri, kölesi ile câriyesini evlendirmişti. Daha sonra onları ayırmak istedi. Köle, durumu Hazret-i Peygamber’e arz etti. Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- köle sahibine:

“Evlenme ve boşanma hakkı sana âit değildir; sen karışma!” buyurdu. (İbn-i Mâce, Talâk, 31; Taberânî, Kebîr, XI, 300)

Bu ve benzeri mes’ûliyetler karşısında ashâb-ı kiram, her zaman köle âzâdını tercih eder duruma geldiler. Gittikçe kölelik fiilen ortadan kalktı ve bugünlere gelindi. Yani harp hukuku olarak insanlık tarihinin gerçeklerinden biri olan kölelik zincirini insanın boynundan çıkaran, yine İslâm olmuştur.

İslâm, köle sahibine dâimâ; “Yediğinden yedir, içtiğinden içir, giydiğinden giydir, fazla yük ve iş yükleme, onun ihtiyaçlarını karşıla!” telkîninde bulunmuştur. Köle âzâd etmeyi bir mü’min için daha iyi bir kurtuluş yolu ve amel-i sâlih olarak göstermiştir. Köleler için öyle haklar getirmiştir ki, bunlara riâyet edildiğinde, neredeyse köle edinmemek, köle almaktan daha hayırlı hâle gelmiş, köle sahibi olmak da bir nevî köle olmak mânâsı taşımıştır. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in vefâtı esnâsındaki şu son sözleri çok mânidardır:

Namaza, özellikle namaza dikkat ediniz. Elinizin altında bulunanlar hakkında da Allah’tan korkunuz.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124/5156; İbn-i Mâce, Vasâyâ, 1)

Yani Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- köleliğin giriş kapılarını imkân nisbetinde kapatmış, çıkış kapılarını da sonuna kadar açmış ve bu durumdaki insanların hürriyete kavuşturulmalarını her fırsatta teşvîk ve tervîc etmiştir. Köleliğe son vermek için bundan daha güzel bir metod olabilir mi? İslâm’ın köleyi hangi mevkiye çıkarttığını görmek için şu gerçek kâfî bir misâldir:

Mâlûm olduğu üzere Bilâl-i Habeşî, İslâm’dan önce bir köle idi. Ancak müslüman oluşuyla birlikte Peygamber Efendimiz’in baş müezzini oldu ve kendisine bütün müezzinlerin pîri makamı verildi. Nitekim medeniyetimizin kulluk âbideleri olan câmilerimizin müezzin mahfillerinde yer alan: «Yâ Hazret-i Bilâl-i Habeşî» levhaları da bunun en canlı tezâhürüdür.

Yine Hazret-i Hatîce vâlidemizin Peygamber Efendimiz’e hediye ettiği bir köle olan Zeyd bin Hârise -radıyallâhu anh- Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından âzâd edilmiş, o mübârek sahâbî de peygamber âşığı bir mü’min olarak nice fazîletlerin örneği olmuştur. Onun oğlu Üsâme -radıyallâhu anh- da, bizzat Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından genç yaşta ordu kumandanı tâyin edilmiştir.

Öte yandan, İspanya fâtihi Târık bin Ziyad’ın mâzisi de, alınıp satılan, boynu tasmalı bir kölelik idi. Fakat İslâm sayesinde o köle, insanlık şeref, izzet ve haysiyetine yakışır bir mevkîye yükseldi, İslâm orduları kumandanı oldu.

Kısacası İslâm, köleyi efendi durumuna getirmiştir. Zaten müşrikler bu sebeple İslâm’a karşı çıkmışlardı. Günümüzün, yani 21. yüzyılın İslâm’ı kabullenemeyen münkirleri de aynı özellikleri taşımıyor mu? Bugünün dünyasında gasp ediciler, nice hür insanları esir gibi yaşatmıyor mu? Sırf maddî imkânları sömürmek için masum ve çâresiz insanların hakları, hem de hürriyet adına gasp edilmiyor mu? Duyulunca kulaklara sıcak gelen isim ve terimlerle bugün insanlık dünyasında yaşanan acımasız modern kölelik sistemi, eski zâlimlerinkinden farklı mı?

O hâlde dün köleliği ulvî prensip ve mes’ûliyetlerle fiilen sıfıra indiren İslâm’ın, insanı yücelten kıymet ve fazîlet anlayışı, bugün de yeniden insanlığın reçetesi olmalıdır. Aksi hâlde insanlık; adı hürriyet, uygulaması esaret olan menfaatperest anlayışların pençesinde helâk ve perişan olacaktır. Nerede dünyadaki zayıfları; kanları emilecek köleliğe mahkûm varlıklar gibi görüp de vampirleşenlerin bozuk prensipleri; nerede, her vesileyle gerek esirler ve gerekse hizmetçiler hakkında Yüce Peygamber’inin mübârek lisanıyla:

“Onlar sizin kardeşlerinizdir; yediğinizden yedirin, içtiğinizden içirin!”[25] şeklinde ölçü koyan İslâm’ın yüceliği!..

Onun için dün olduğu gibi bugün de insanlığın tek kurtuluş çaresi, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. O’na bağlılıktır. Çünkü O, zengin-fakir, patron-işçi, efendi ve hizmetçi ne olursa olsun her insanı insan gibi yaşatmış, insanoğlunu insanlık haysiyetine kavuşturmuş ve bu yolda sarsılmaz ölçüler koymuştur. Öyle ki, ashâb-ı kiramdan kendisine gelerek:

“–Hizmetçimizin kusurlarını ne kadar affedelim?” diye soran sahâbîye:

“–Onu her gün yetmiş defa affediniz!” cevabını vermiştir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124/5164; Tirmizî, Birr, 31/1949)

Merhamet ummânı Peygamber Efendimiz’in şu tavsiyesi, insanın gönlünü aziz tutma husûsunda kâ’bına varılmaz bir incelik, nezâket ve zarâfet misâlidir:

“Birinize hizmetçisi yemeğini getirince, onu beraber yemek üzere sofrasına oturtmayacaksa, hiç olmazsa bir iki lokma veya yiyecek bir iki şey versin. Zira yemeğin harâretini ve zahmetini o çekmiştir.” (Buhârî, Et’ime, 55; Tirmizî, Et’ime, 44)

Allah Teâlâ, dileseydi durumu tersine çevirip hizmetçiyi efendi, efendiyi de hizmetçi yapabilirdi. O hâlde Allâh’a hamdedip emrimiz altındakilere güzel muâmelede bulunmalıyız.

PEYGAMBERİMİZİN KADINLARA MUÂMELESİ

Câhiliye devrinde kadınlar, hanımlık haysiyetini rencide edici bir muâmele görüyorlardı. Fâhişe olurlar endişesiyle kız çocukları, merhametsizce diri diri toprağa gömülüyordu. Taşlaşmış vicdanlarla, cehâletin sebep olduğu bir musîbetten korunmak için daha kötü bir cinâyet irtikâb ediliyordu. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de Nahl Sûresi’nin 58. âyet-i kerîmesinde onların hâllerini şu şekilde tasvîr eder:

“Onların birine kız (çocuğu) müjdelendiği zaman öfkesinden yüzü simsiyah kesilir!”

Kadın ve kızlar, onur kırıcı biçimde bir eğlence âleti gibi görülerek aşağılanıyordu.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in emri ile hanımlar hukûku tesis edildi. Kadın, toplumda iffet ve fazîletin bir örneği oldu. Annelik müessesesi, şeref buldu.

“Cennet annelerin ayakları altındadır!”[26] hadîs-i şerîfindeki iltifât-ı Muhammediyye ile de kadın, lâyık olduğu değere kavuştu. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kadınlara olan nezâketine âit şu misal ne güzeldir:

Bir seyahatte Enceşe adlı bir hizmetçi şarkı söyleyerek develeri hızlandırdı.[27] Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, hızlanan develer üstündeki hanımların zayıf vücutları incinebilir düşüncesiyle, zarîf bir teşbihte bulunarak:

“Yâ Enceşe! Dikkat et, camlar kırılmasın!” buyurdular. (Buhârî, Edeb, 95; Ahmed, III, 117)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“İki zayıf kimsenin, yani yetimle kadının hakkını zâyî etmekten herkesi şiddetle sakındırıyorum.” (İbn-i Mâce, Edeb, 6)

 “Bir mü’min, hanımına buğzetmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Radâ, 61)

Çünkü hakîkatte kadın, buğza müstehak bir dikenlik değil, aşk ve muhabbete lâyık bir gülistandır. Ona dair sevgi de bizzat Allah tarafından bahşedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hususta da şöyle buyururlar:

“Bana dünyanızdan, kadın ve güzel koku sevdirildi; namaz da gözümün nûru kılındı.” (Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199)

İnsanın yaratılış mahalli olan kadının Hazret-i Peygamber’e sevdirilmesi, gaflet gözüyle değerlendirilmemelidir.[28] Bilmeli ki bu sevgi, Cenâb-ı Hakk’ın fıtrata koyduğu ve ancak ilâhî sevgiye âmâde bir muhabbet basamağıdır. Dolayısıyla aslâ kadına karşı süflî bir düşkünlük değil, aksine onlara hak ettikleri ulvî değeri vermektir. İnsanlık tarihinde kadın, böyle yüksek bir kıymete ancak İslâm’ın yüce iklîminde nâil olmuştur. İslâm’ın dışında kadına değer verdiklerini iddia eden bütün sistemler, ona sadece vitrin malzemesi olarak kıymet vermekte, arka plânda ise kadını ancak ekonomik ve nefsânî bir metâ olarak kullanıp ezmekte ve tüketmektedir.

Bu itibarla kadına bakış açısı, bugün insanlığın yeniden İslâm’ın bereketli ve ulvî zemininde ele alınmalı ve gerçek mecrâsına oturtulmalıdır. Kadın ve erkek, ilk yaratıldığı andan itibâren birbirini tamamlayan iki engin âlemdir. Ancak bu tamamlamada kadına Hak tarafından daha tesirli bir rol verilmiştir. Öyle ki, toplumları berbat eden de, âbâd eden de kadındır. Bu itibarla İslâm nazarında âbâd eden kadını yetiştirmek en büyük ideal olmuş ve hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Her kim üç kız çocuğunu veya kız kardeşlerini himâye edip büyütür, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara lutuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse Cennetliktir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 120-121/5147; Tirmizî, Birr, 13/1912; Ahmed, III, 97)

Bir başka hadîs-i şerîfte de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

“Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyâmet günü o kimseyle ben, şöyle yan yana bulunacağız.” buyurmuş ve şehâdet parmağı ile orta parmağını bitiştirmiştir. (Müslim, Birr, 149; Tirmizî, Birr, 13/1914)

Sonra da sâliha olarak yetişen bir kadının değerini şöyle vurgulamıştır:

“Dünya, geçici bir faydadan ibârettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı; dindar, sâliha bir kadındır.” (Müslim, Radâ, 64; Nesâî, Nikâh, 15; İbn-i Mâce, Nikâh, 5)

Umûmiyetle büyük insanların arkasında dâimâ sâliha bir kadın vardır. Meselâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ilk tebliğinde kendisine ilk ve en büyük destek, Hazret-i Hatice vâlidemiz olmuş ve Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu ömür boyu unutamamıştır. Kezâ Hazret-i Ali’nin muvaffakıyetlerinde Hazret-i Fâtıma annemizin rolü âşikârdır.

Yani sâliha bir kadın, dünyanın en büyük ve hayırlı nîmetidir. Bu itibarla Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayırlı bir kimse olmanın şartının, kadınlara karşı hayırlı davranmak olduğunu şöyle ifâde buyurmuşlardır:

“Mü’minlerin îman bakımından en mükemmeli, ahlâkı en iyi olanıdır. Sizin en hayırlılarınız da, kadınlarına karşı ahlâken en hayırlı olanlarınızdır.” (Tirmizî, Radâ, 11/1162)

Hâl böyleyken kadını sadece bir zevk vâsıtası görmek, onu nefsânî arzu ve heveslerin metâı olarak telâkkî etmek ve onun sadece cismânî özelliğiyle alâkadar olmak, büyük bir sefâlettir. Kadını tanımamaktır. Allâh’ın kadına verdiği yüksek husûsiyetlere karşı körlüktür. Bugün kadının, tüketim dünyasında deşifre edilerek bir reklâm aracı olarak istismar edilmesi, onun haysiyeti itibârıyla ne kadar acı ve onur kırıcı bir durumdur.

Oysa kadın, toplumun gerçek mîmarı olarak yetiştirilmelidir. O, fâtihler büyüten bir semâvî kucak olmalıdır. Bizleri bir müddet karnında, sonra kollarında, ölünceye kadar da kalplerinde taşıyan böyle gerçek annelere sevgi ve saygı husûsunda onlara denk olacak başka bir varlık yaratılmamıştır. Kendisini âilesine hasr ve hibe eden vefâkâr anne; engin bir sevgiye, derin bir saygıya, ömürlük bir teşekküre lâyıktır.

Güzel kokuya gelince, onun Hazret-i Peygamber’e sevdirilmesinin hikmeti, rûha verdiği incelik ve derinliktir. Güzel koku, meleklerin de hoşlandığı tatlı bir huzur meltemidir. Ayrıca temizlik nişânesidir. Çünkü temiz olan güzel kokar. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek tenleri de her zaman gül kokusuyla ıtırlanmış hâldeydi. Âdeta gül, O’ndan damlayan mübârek terlerden meydana gelmişti. O güller şâhı, bir çocuğun başını okşasa, uzun müddet o yavrucağın başı misk kokardı.

Namaz’a gelince, o da Hazret-i Peygamber’in gözünün nûru kılındı. Çünkü namaz, Allah ile mülâkattır ve O’nu görürcesine yapılan bir ibâdettir. Bu itibarla da göz nûrudur.

PEYGAMBERİMİZİN YETİMLERE MUÂMELESİ

Cenâb-ı Hakk’ın, Sevgili Rasûlü’nü bir “yetim” olarak dünyaya göndermesi, yetimliğe apayrı bir değer kazandırmıştır. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yetimler üzerine büyük bir şefkatle titrerdi. Kur’ân-ı Kerîm’de de yetimin muhâfazasına dâir pek çok âyet-i kerîme mevcuttur.

Allah Teâlâ, yetimlere karşı hassas olmayı telkîn ederek şöyle buyurmuştur:

“Sakın yetime kahretme! (Kötü muâmelede bulunup onu ezme!) (ed-Duhâ, 9)

Hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Müslümanlar içinde en hayırlı ev; içinde yetime iyi muâmele edilen evdir. Müslümanlar içinde en kötü ev de yetime kötü muâmele edilen evdir.” (İbn-i Mâce, Edeb, 6)

“Bir kimse, müslümanların arasında bulunan bir yetimi alarak yedirip içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir suç işlemediği takdirde, Allah Teâlâ onu mutlakâ cennete koyar.” (Tirmizî, Birr, 14/1917)

“Bir kimse sırf Allah rızâsı için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık ona sevap yazılır…” (Ahmed, V, 250)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- toplumdaki kırık kalplere karşı, gerekli ictimâî vazîfelerin yapılmasını ısrarla tavsiye ederlerdi. Nitekim bu hususta:

“Kim mes’ûliyeti altındaki kız veya erkek yetim çocuğuna iyi davranırsa; o ve ben cennette beraber bulunacağız.” buyurarak iki parmağını yan yana getirmişlerdi. (Buhârî, Edeb, 24)

Kalbinin katılığından şikâyet eden bir sahâbîye de şu tavsiyede bulundular:

“Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan fakiri doyur, yetimin başını okşa!” (Ahmed, II, 263, 387)

Yine şefkat ve merhamet zirvesi Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır ki:

“Ben her mü’mine kendi nefsinden daha ileriyim, daha üstünüm. Bir kimse ölürken mal bırakırsa o mal kendi yakınlarına âittir. Fakat borç veya yetimler bırakırsa, o borç bana âittir; yetimlere bakmak da benim vazifemdir.” (Müslim, Cum’a, 43. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 7)

PEYGAMBERİMİZİN HAYVANLARA MUÂMELESİ

Rahmet Peygamberi’nin her davranışı rahmet ve muhabbet temelleri üzerinde idi. Çünkü O, yaratılanlara şefkatle yaklaşmış ve her muhtâcın ihtiyacını gidermiştir. Bu engin muhabbet deryâsından hayvânât dahî nasîbini almıştır. Nitekim câhiliye devrinin insanları, hayvanlara da çok insafsız ve merhametsiz davranırlardı. Canlı iken hayvanların -acımasızca- etlerini kesip yerler, hayvan dövüştürme müsâbakaları tertib ederlerdi. Bu vicdân zedeleyici manzaralara Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son verdi. Ebû Vâkıd -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye geldiği zaman, Medîneliler, diri olan devenin hörgücünü kesiyor, koyunların da butlarından koparıp yiyorlardı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buna mânî olarak:

«–Hayvan diri iken ondan her ne kesilmiş ise, bu meyte (lâşe) hükmündedir, yenilmez.» buyurdu.” (Tirmizî, Sayd, 12/1480)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün yolda yüzü dağlanmış bir merkep gördü, üzüldü ve:

“Allâh’ın lâneti onu dağlayanların üzerine olsun!” buyurdu. (Buhârî, Zebâih, 25)

Yuvasından yavrularını alarak anne kuşu tedirgin eden kimselere:

“−Kim bu zavallının yavrusunu alarak ona eziyet etti, çabuk yavrusunu geri verin!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 163-164/5268)

Bir defasında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’ye gitmek üzere ihramlı olarak Medîne’den çıkmıştı. Üsâye mevkiine geldiğinde, bir gölgede kıvrılıp uyumakta olan bir ceylan gördü. Âlemlerin Efendisi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından bir şahsa, herkes geçinceye kadar ceylanın yanında bekleyip kimseye hayvanı tedirgin ettirmemesini emretti. (Muvatta, Hacc, 79; Nesâî, Hacc, 78)

Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- on bin kişilik muhteşem ordusuyla Mekke’nin fethine giderken, yolda yavrularının üzerine gerilmiş, onları emzirmekte olan bir köpek gördü. Hemen ashâbından Cuayl bin Sürâka’yı yanına çağırarak onu bu hayvanların başına nöbetçi dikti. Anne köpeğin ve yavrularının İslâm ordusu tarafından ürkütülmemesi husûsunda tembihte bulundu. (Vâkıdî, II, 804)

Bir gün derisi kemiğine yapışmış bir deveyi görünce de sahibine:

“Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun! Besili olarak binin, besili olarak kesip yiyin!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2548)

Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ensar’dan bir kimsenin bahçesine uğramış, orada bir deve görmüştü. Deve, Peygamber Efendimiz’i görünce inledi ve gözlerinden yaşlar aktı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devenin yanına gitti, kulaklarının arkasını şefkatle okşadı. Deve sâkinleşti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- :

“–Bu deve kimindir?” diye sordu. Medîneli bir delikanlı yaklaştı ve:

“–Bu deve benimdir ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz:

“–Sana lutfettiği şu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? O senin, kendisini aç bıraktığını ve çok yorduğunu bana şikâyet ediyor.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2549)

Yine bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yolda giderken bir grup insana rastladı. Binek hayvanlarının üzerinde oldukları hâlde durmuş (muhabbet ediyorlardı.) Onlara şöyle buyurdu:

“Hayvanlarınıza, onları yormadan güzelce binin ve (kullanmadığınız zaman da) güzel bir şekilde istirahat ettirin. Onları yollardaki ve sokaklardaki konuşmalarınız için kürsü edinmeyin (sırtlarında oturarak sohbet etmeyin). Nice binilen hayvan vardır ki, sırtına binenden daha hayırlıdır ve Allah Tebâreke ve Teâlâ’yı ondan daha çok zikretmektedir.” (Ahmed, III, 439)

Yine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün koyun kesen bir adama rastlamıştı. Adam, kesmek üzere koyunu yere yatırdıktan sonra bıçağını bilemeye çalışıyordu. Bu katı ve duygusuz davranış karşısında Rasûl-i Ekrem Efendimiz adamı şöyle îkâz etti:

“Hayvanı defalarca mı öldürmek istiyorsun? Bıçağını, onu yere yatırmadan önce bilesen olmaz mıydı?” (Hâkim, IV, 257, 260) Bir hadîs-i şerîflerinde de:

“Size kimin cehennemden, cehennemin de o kimseden uzak olduğunu söyleyeyim mi?” diye suâl ettikten sonra:

“O kimseler nâzik, müşfik, merhametli, cana yakın ve yumuşak olanlardır.” buyurmuşlardı. (Ahmed, I, 415)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- merhametli ve merhametsiz kişilerin durumunu bir hadîs-i şerîflerinde şöyle açıklamaktadırlar:

“Günahkâr bir kadın, çölde susuzluktan dili ile kumları yalayan bir köpek görmüştü. Ona merhamet edip ayakkabısı ile kuyudan su alarak köpeğin susuzluğunu giderdi. Cenâb-ı Hak da, bu kadının günahlarını affetti. Diğer bir kadın da, kedisini umursamayıp aç bırakmıştı. Hattâ yerin haşerâtını yemesi için bile ona müsâade etmemişti. Nihâyet kedi açlıktan öldü. O kadın da bu merhametsizliği sebebiyle cehennem yolcusu oldu!”[29]

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu ölçülerle bir câhiliye toplumunu Asr-ı Saâdet nesli hâline getiriyordu. Bir zamanlar insanlara bile muâmelesi bozuk olan kimseler, hattâ kız çocuklarını diri diri toprağa gömenler, neticede hayvanâta kadar uzanan bir merhamet ve şefkat kutbu oluyorlardı.

Zira kendilerine üsve-i hasene / en mükemmel bir örnek şahsiyet olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- küçük bir serçenin hakkına dahî riâyet ediyor ve onları târifsiz bir hassâsiyet ile yoğuruyordu.

Yılan ve akrep gibi öldürülmesi gereken muzır hayvanların bile fazla azap çekmemeleri için bir vuruşta öldürülmelerini emrediyor:

“Kim keleri ilk darbede öldürürse ona yüz sevap yazılır. İkinci vuruşta öldürürse daha az yazılır. Üçüncü vuruşta ise bundan da az sevap kazanır.” buyuruyordu. (Müslim, Selâm 147; Ebû Dâvûd, Edeb 162-163/5263)

Zararlı hayvanların öldürülmesinde dahî merhamet tavsiye edilmesi, kâ’bına varılmaz bir şefkat numûnesi değil midir?

Peygamberimiz Övünmezdi

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yaşadığı bütün bu yüksek kulluk ve ahlâk sebebiyle hiçbir zaman övünmezlerdi. Allâh’ın kendi üzerindeki nîmetlerini sayar; “Lâ fahre: Övünmek yok!” diyerek büyük bir tevâzûya bürünürlerdi. (Tirmizî, Menâkıb, 1; İbn-i Mâce, Zühd, 37; Ahmed, I, 5, 281)

Gurûrun kaynağı, övülmek ve takdîr edilmektir. Bu hâl, insanları şımartan sebeplerden biridir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanların en şereflisi olup Allâh’ın medhine nâil olduğu hâlde, sahâbesine:

“Bana, «Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür» deyiniz!” buyurmuştur. (Buhârî, Enbiyâ, 48; Ahmed, I, 23)

İnsanda kul olma özelliği vardır. İnsan, ya eşyâ ve menfaatlerine, ya da Rabbine kul olur. Rabbine kul olma, insanı, nefsin menfaatlerine ve eşyâya köle olmaktan korur.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayâtın zıt yönleri arasında kurduğu dengede, en küçük bir kusur, yetersizlik ve eksiklik göstermemiştir. Tarihte böyle ikinci bir şahsiyet örneği bulabilmek mümkün değildir.

Toplumlarda hayâtın bâzı kısımlarında mahâret ve üstünlüğü olan şahsiyetlere rastlanmaktadır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’inki ise bütün üstünlüklerin bir kişide toplandığı yegâne örnektir.

En Güzel Örnek: Resulullah

Hâsılı O, her hususta gelmiş geçmiş en müstesnâ ve yüce bir örnek şahsiyetti. Bir ömür:

1. Kullukta, 2. Muâmelâtta, 3. Ahlâkta bütün insanlığa kâ’bına varılmaz hasletler, fazîletler, gayretler, kısacası, maddî-mânevî eşsiz güzellikler armağan etti.

Zira O, ümmetine örnek şahsiyet olmanın mes’ûliyetini lâyıkıyla idrâk etmiş bir ebedî saâdet rehberiydi.

Bu meyanda O’nun namaza olan hassâsiyeti, her şeyin fevkindeydi. Gecenin az bir kısmını uykuda geçirir, mübârek vücudu çoğu vakit yatak görmezdi. Herkes geceleyin tatlı uykularında iken o secdede gözyaşı hâlinde idi. Ömrünün sonlarına doğru, hastalıkları had safhaya vardığı anlarda dahî gücünü toparlayabildikçe hücre-i saâdetinden çıkarak mescide varmış ve namazını cemaatle kılmıştı.

Abdullah bin Şıhhîr -radıyallâhu anh- Peygamber Efendimiz’in namazdaki huşûunu şöyle anlatmaktadır:

“Bir keresinde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gitmiştim. Namaz kılıyor ve ağlamaktan dolayı göğsünden, kaynayan kazan sesi gibi sesler geliyordu.” (Ebû Dâvûd, Salât, 156-157/904; Nesâî, Sehv, 18)

Ramazan orucundan başka mü’minlere farz kılınmış oruç olmadığı hâlde, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hiç oruç tutmadan geçirdiği ay veya hafta pek nâdirdir.

Hazret-i Âişe vâlidemiz buyuruyor ki:

“Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bâzen sürekli olarak oruç tutardı. Öyle ki, artık bir daha orucu bırakmayacak zannederdik.” (Buhârî, Savm, 53)

Her ayın on üç, on dört ve on beşinci günlerinde, Şevval’de altı gün, Muharrem’de aşûre orucunu ihmâl etmezdi. Bunlara ilâveten pazartesi ve perşembe oruçları da âdetiydi.

Zekât âyetiyle de mü’minlere zekât vermelerini, hayır için infâk etmelerini emretmişti. Lâkin en güzel infâkı evvelâ kendisi tatbîk ederdi. Cenâb-ı Hakk’ın:

“…Kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda infâk ederler.” (el-Bakara, 3) buyruğunu en güzel şekilde yaşar; hayra sarf edilen malı ve takvâ sahibi ticâret erbâbını senâ eylerdi.

Dipnotlar:

[1] İslâmî ilimlerin dayandığı bu temel, “nass” tâbir olunan Kur’ân ve Sünnet’tir. Sünnet, Rasûlullah Efendimiz’in kavlî, fiilî ve takrîrî hâl ve davranışlarıdır. Kur’ân ve sünnetin açık olarak hüküm koyduğu hususlarda ictihâda yer yoktur. [2] İctihad, Kur’ân ve Sünnet’in açık olarak hüküm beyân etmediği mevzularda, müctehidlerin belli usûller dâhilinde yine Kur’ân ve Sünnet muhtevâsı içinde meseleleri çözüme kavuşturmalarıdır. [3] Ali Yardım, Peygamberimizin Şemâili, İstanbul, 1998, s. 49. [4] Ayrıca bkz. Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, İstanbul 1992, IV, 199. [5] Bkz. İbn-i Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, Beyrut, Dâru Sâdır, I, 121, 365, 422-425; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1988, IX, 13. [6] Bkz. İbn-i Mâce, Et’ime, 30; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, II, 64. [7] Yâr-ı Gâr: Mağara dostu mânâsına gelir ve Efendimiz ile Hz. Ebûbekir’in Sevr Mağarası’ndaki arkadaşlıklarını ifâde eder. Zamanla samimî dostluklar için de kullanılır olmuştur. [8] Bkz. Ahmed, VI, 349; Heysemî, VI, 174; İbn-i Sa’d, V, 451. [9] Vâkıdî, Meğâzî, Beyrut 1989, II, 854-855. [10] Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Harâc, 33-35/3055; İbn-i Hibbân, Sahîh, Bey­rut, 1993, XIV, 262-264. [11] Ahmed, ez-Zühd, yy. ts., s. 59. [12] İbn-i Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut 1988, I, 42. [13] Ahmed, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut, 1988, IX, 22. [14] Bkz. Ahmed, II, 298; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, tahk. Hamdi Abdülmecid es-Selefî, Beyrut, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, X, 162. [15] Tirmizî, Zühd, 44/2377; İbn-i Mâce, Zühd, 3; Ahmed, I, 301. [16] Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, Beyrut 1990, V, 225 [17] Bkz. Müslim, Nüzür, 8; Ebû Dâvûd, Eymân, 21/3316; Tirmizî, Zühd, 50; Ahmed, IV, 239. [18] Buhârî, Menâkıb 25, Eymân 3; Müslim, Salât, 119; İbn-i Hibbân, IV, 534. [19] Bkz. Müslim, Fedâil, 79. [20] Ali el-Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl, Beyrut 1985, IV, 176/10044. [21] İbn-i Abdilberr, el-İstîâb, Kâhire ts., I, 214-215; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, Kâhire 1970, I, 295. [22] Bkz. İbn-i Sa’d, II, 197; Buhârî, Tıbb, 47, 49; Müslim, Selâm, 43; Nesâî, Tahrîm, 20; Ahmed, IV, 367, VI, 57; Aynî, XXI, 282. [23] Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, Mısır 1321, I, 146. [24] Peygamber Efendimiz bu sözüyle: “Sabah akşam Rab’lerine, O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sabret. Dünya hayâtının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma. Kalbini Biz’i anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!” (el-Kehf, 28) âyetine telmihte bulunmaktadır. Burada Allah, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e, İslâm’a ilk önce giren fakir ve düşkünlerle birlikte başlarına gelebilecek sıkıntılara sabretmesini ve onlara muâmelesinde oldukça hassas davranmasını emretmiştir. [25] Müslim, Eymân, 36-38. [26] Nesâî, Cihâd, 6; Ahmed, III, 429; Süyûtî, I, 125. [27] Develer, güzel ses ve tegannîye meftundurlar. Deve çobanları da, sürülerini hızlandırmak için tegannîde bulunurlar. Buna “Hidâ” denir. [28] Hz. Peygamber’in evliliklerinin hiçbirinde nefsânî bir temayül ve düşkünlük görmek mümkün değildir. O hiçbir kıza gençliğinde de tâlip olmamış ve kendisine tâlip olan, 40 yaşında, çocuklu, dul bir hanım olan Hz. Hatice ile evliliği kabul etmiş, ömrünün en zinde yıllarını onunla yaşamıştır. Ondan sonraki evlilikleri yaşlılık zamanlarına denk gelir. (54 yaşından sonra) Bunların hepsi de kendi arzusuyla değil, ilâhî emirle gerçekleşmiş ve pek çok ilâhî hikmet yanında bilhassa dînin hanımlara öğretilmesi hedeflenmiştir. Üstelik bu evliliklere mazhar olan annelerimizin çoğu yaşlı, çocuklu ve çaresiz kimselerdir. Hâsılı Hz. Peygamber’in birden fazla evlilik devresinin hem yaşlılık zamanına hem de peygamberlik vazifesinin yoğun olduğu devreye rastlaması, bu evliliklerin ilâhî tâyinle ve İslâm’ı daha geniş kitlelere rahatça ulaştırma gâyesiyle gerçekleştiğini açıkça ortaya koymaktadır. Geniş bilgi için bkz. Osman Nûri Topbaş, Hazret-i Muhammed Mustafâ, I, 130-140. [29] Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Selâm, 151, 154; Birr, 133; Nesâî, Küsûf, 14.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Emsalsiz Örnek Şahsiyet, Erkam Yayınları

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ