Dini ve İslami Bilgiler | Allah yolunda

İbadet Hayatında Dikkat Edilecek Hususlar

İbadet Hayatında Dikkat Edilecek Hususlar

Bir mü’minin kulluk hayatını düzene sokması dikkat etmesi gereken iki husus nedir?

İbâdet, abdiyet; Allah’ın razı olduğu şeyi yapmak, ubûdiyyet ise Allah’ın takdirine razı olmaktır.

İnsanın yaratılışının esas maksadı, Cenâb-ı Hakk’a kulluk ve mârifetullahtır. Âyet-i kerîme’de buyurulur:

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım!” (Zâriyât sûresi, 56)

Kulluğun zirvesi Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Kalem Sûresi 4.ayet-i kerîme, O’nun nasıl güzel bir kul olduğunun göstergesi, ahlâkının takdir belgesidir.

“Sen, elbette yüce, muhteşem bir ahlâk üzeresin.” (Kalem sûresi, 4)

Kulluğun edebi; takdir ne ise onu sevmek ve ondan râzı olmaktır.

Bu hususta Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin naklettiği şu menkıbe ne kadar ibretlidir:

Adamın birisi bir köle satın almıştı.

Adamın aldığı bu köle; takvâ sahibi, sâlih bir mü’min idi. Efendisi onu alıp evine götürünce, aralarında şöyle bir konuşma geçti:

“–Benim evimde neler yemek istersin?”

“–Ne verirsen onu.”

“–Nasıl elbiseler giymek istersin?”

“–Ne giydirirsen onu.”

“–Evimin hangi odasında kalmak istersin?”

“–Hangi odada kalmamı istersen orada.”

“–Evimin hangi işlerini yapmak istersin?”

“–Hangi işleri yapmamı istersen onları.”

Bu cevaplar karşısında, efendi bir müddet tefekküre daldı ve gözlerinden süzülen yaşları silerken şöyle dedi:

“–Keşke ben de Rabbime böyle teslim olabilseydim. O zaman ne mutlu olurdum!..”

Bu arada köle dedi ki:

“–Ey benim efendim! Efendisinin yanında, kölenin irade ve ihtiyârı olur mu?..”

Bunun üzerine efendi;

“–Seni âzâd ediyorum. Allah için hürsün. Fakat benim yanımda kalmanı da arzu ediyorum. Tâ ki canım ve malımla sana hizmet edeyim…” dedi.

En büyük servet, en büyük saltanat, Allâh’a kulluktur. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İsrâ ve Mîrac’da yüksek derecelere, yüce makamlara ulaştığında Allah Tealâ O’na vahyetti:

“–Ey Rasûlüm! “Sen’i neyle şereflendireyim, neyle taltif edeyim?”

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- niyâz etti:

“–Yâ Rabbi! Beni, Sana kul olmakla şereflendir.” (Alûsî, XV, 4)

“Kulluk” öyle şerefli bir mertebedir ki, onun bu yüce mevkii, kelime-i şehâdette de görülmektedir. Nitekim orada Peygamber Efendimiz’in önce “kul” sonra “resûl” olduğu ifâde edilmektedir. Bu da kulluğun daha öncelikli, risâletin ise kulluğun sınırları dâhilinde olduğunu göstermektedir.

Bir Mü’minin Kulluk Hayatını Düzene Sokması Dikkat Etmesi Gereken İki Husus

Bir mü’min, kulluk hayatını şu iki ölçü çerçevesinde tanzim etmelidir:

  • Tâzîm li-emrillâh, yani Allâh’ın bütün emirlerini büyük bir huşû, vecd ve istiğrak hâlinde îfâ edebilmek.
  • Şefkat alâ halkillâh, yani Allâh’ın bütün mahlûkâtına merhamet ve şefkat göstermek.
  • İbadette zarâfet; muhabbet, itaat, acziyet, şükür ve tefekkürle olur. Bu hissiyatla îfâ edilen ibadette varılacak nihâi hedef ise Cenâb-ı Hakk’ın rızası’dır.

  • Muhabbet

  • Yaratılışın temelinde muhabbet vardır.

    Bu âlemler yaratılmadan önce Allah Teâlâ, temsîlî bir ifade ile “kenz-i mahfî/saklı, bilinmez bir hazine” idi. Bilinmeye muhabbet etti ve bu muhabbetle bütün varlıkları yarattı.

    Bütün muhabbetlerin özü, ilâhî muhabbet…

    Îman; kalp ile tastik, dil ile ikrardır. Kalbin tasdiki, kabulü de muhabbettir. Âyet-i kerîme’de buyrulduğu üzere لَااِكْرَاهَفِىالدِّينِ / Dinde zorlama yoktur…” (Bakara sûresi, 256)

    Îmanın özü sevgi ve güvendir. Kulluk itaat ister, bu da ancak muhabbetle gerçekleşir. Bu sebeple muhabbet olmadan kulluğun kemâli olmaz.

    Âşık için en zevkli şey, maşukunun gönlünü fethetmektir.

    Mevlânâ Hazretleri, Divân-ı Kebîr’inde ne güzel buyurur:

    “Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci-mercan da nedir, bir sevgiye harcanmadıktan, bir Güzel’e fedâ edilmedikten sonra?!”

  • İtaat

  • Muhabbetin kantarı fedakârlık, onun göstergesi ise itaattir. Seven, sevdiğine gönlündeki muhabbet seviyesinde tâbî olur. Şayet davranışların temelinde muhabbet varsa, orada samîmiyet, ihlâs ve bereket vardır. Ameller de bu muhabbet zemîni üzerinde icrâ edildiğinde ulvîleşir.

    Abdullah bin Sehl ile kardeşi Râfî -radıyallâhu anhümâ-, Uhud’da Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte savaşmışlar ve yaralı olarak Medîne’ye dönmüşlerdi. Allah Rasûlü’nün düşmanı tâkip için müslümanları çağırdığını işittikleri zaman:

    “–Vallâhi bir binitimiz yok, yaramız da ağır. Fakat Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bulunduğu bir seferi de kaçırmak istemeyiz.” diyerek hemen yola çıktılar. Yarası diğerine göre hafif olan, ağır yaralı olanın kâh yürümesine yardım etti, kâh onu sırtında taşıdı. Böylece, Âlemlerin Efendisi’nden ayrılmamış oldular. (İbn-i Hişâm, III, 53)

    Onlar gibi böylesine büyük fedâkârlıklar sergileyen daha pek çok sahâbî vardı. Cenâb-ı Hak, bu mübârek sahâbîleri iltifât-ı ilâhîsine mazhar kılarak şöyle müjdeledi:

    “Yara aldıktan sonra yine Allâh’ın ve Peygamber’in çağrısına uyanlar, (bilhassa) içlerinden iyilik yapanlar ve takvâ sâhibi olanlar için pek büyük bir mükâfât vardır.” (Âl-i İmrânSûresi, 172)

    Muhabbet hayranlık verir, hayranlıkta kişiyi taâte götürür.

    Fatiha sûresi 1.2.3. âyet-i kerîmelerinde “Hamd âlemlerin rabbi Allah’a mahsustur. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün sahibidir.” Cenâb-ı Hak kendisini tanıtır. (Rabbimiz!) Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Sen’den medet umarız.” (FâtihaSûresi, 4) âyet-i kerîmesiyle de muhabbet ve kulluk başlar. Bu da kelime-i tevhid’in teyididir.

    Mü’minin gönlünde Allâh muhabbeti çoğaldıkça, Allâh için yapılan amellerin ziyâdeleşmesi de tabiîdir. Bu sebeple, muhabbetullâh’ta merhale almaya başlayan kimseler, farz ibâdetlerle iktifâ etmeyerek birtakım ilâve ibâdetleri de farz şevk ve heyecanıyla îfâ ederler. Bu hâl üzere devâm ederek muhabbetullâh’a ulaşmak, insanoğlunun yaratılış gâyesini gerçekleştirmesi demektir. Zîra İslâm’da insana sunulan ilâhî tekliflerin zirvesi ve nihâî hedefi, “vâsıl-ı ilallâh” olmaktır. Bunun da en mühim sermâyesi muhabbettir.

  • Acziyet

  • Aslı yokluk ve hiçlik olan insanın haddini bilmesi, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azameti karşısınca aczini îtiraf etmesi ve nihayet varlık ve benlik iddiâsından kurtulması, en büyük kulluk edebidir.

    Kulluk; mükemmel olduğunu iddia etmek değil, bilakis aciz olduğunu idrak etmektir. Nitekim ârif zâtlar da:“Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz.” buyurmuşlardır.

    Âdem -aleyhisselâm-’ın yasak ağaca yaklaşması, Musa -aleyhisselâm-’ın Kıpti’yi öldürmesi vb. “zelle” dediğimiz peygamberlerden sadır olan gayr-i irâdî beşerî hatâlar; onların da acziyeti tatmaları ve beşer oldukları hatırlatılarak kendilerine ulûhiyet izâfe edilmesinin engellenmesi hikmetine mebnîdir.

  • Şükür

  • Kulun memnuniyetidir. Nasılsın? Sorusuna kimi şükrederek, kimi şikâyet ederek ya da susarak cevap verir. Şükür taât, şikâyet ise isyandır. Bir musibetle karşılaşıldığında kişiye düşen, dermanı derdi verende aramaktır. Kulun Mevla’sına zilletini ifade etmesi izzet, kula şikâyet etmesi ise zillettir.

    Zîra şükür; kulun nâil olduğu nîmetlere mukâbil, onları ihsân eden Rabbine, özüyle, sözüyle ve davranışlarıyla hâlisâne bir kulluk hayatı yaşamasıdır.

    Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ifâdesiyle “Şükür, îmânın yarısıdır…” (Süyûtî, I, 107)

    Tâbiînin büyüklerinden Muhammed bin Vasi’nin bacağında yara çıkmıştı. Biri görüp, “Sana acıyorum” deyince, “Ben de bu yaranın gözümde veya dilimde çıkmadığına şükrediyorum.” buyurdu.

  • Rıza

  • Gönle sürur veren tecellî ve hâdiseler karşısında râzı olup, buna mukâbil gam ve keder veren hâdiseler karşısında hoşnutsuzluk göstermemek ise hâle rızâdır.

    Sabır, şükür ve hâle rızanın kişiyi ulaştırdığı yüksek fazîlet ise teslîmiyettir. Büyükler, teslîmiyetin ulaşılması arzu edilen bir makam olduğunu beyânla; “Âh teslîmiyet” buyurmuşlardır.

    İslâm, teslîmiyet ile aynı köktendir. Bu sebeple İslâm’ı hakkıyla yaşayabilmek ve hakikî kullukta bulunabilmek, ancak teslîmiyetle mümkündür. Bu mertebeye erişebilmek için de, nefsânî arzuların bertaraf edilerek rûhânî istidatların inkişaf ettirilmesi lâzımdır.

    Kul ihlâs ve samîmiyetle Hakk’ın rızâsına râm olarak emirlerini îfâya gayret gösterirse, O’nun her hâlükârda kendisine yâr ve yardımcı olduğunu müşâhede eder. Nitekim muhâfaza edenlerin en hayırlısı olan Cenâb-ı Hak, Nûh -aleyhisselâm-’ı suda, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı kuyuda, Yûnus -aleyhisselâm-’ı balığın karnında, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı Firavun’un sarayında muhâfaza buyurmuş, İbrâhim -aleyhisselâm-’ı Nemrûd’un ateşleri ortasında gülistâna gark etmiş ve Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i nice tehlikelerden sıyânet etmiş, husûsiyle Sevr Mağarası’nda O’nu, düşmanlarının gözlerinden gizlemiştir.

  • Tefekkür

  • Tefekkür bir îman anahtarıdır. Yani tefekkür îmana kapı açar. İnsan, tefekkür ederek kâinat kitabını okumayı öğrenebilirse, çevresinde gördüğü her zerre ona Cenâb-ı Hakk’ı anlatır, mârifetullâha ulaştırır.

    Tefekkür, kulun kendi hiçlik ve acziyetini idrâk etmesine; kalbinde derûnî ürperişlere, haşyet ve hayret duygularının neşv ü nemâ bulmasına, mü’minin kulluk hayatında yüksek bir feyz ve ruhâniyet kazanmasına vesile olur. Böyle bir tefekkür için;

    Ebû’d-Derdâ -radıyallâhu anh-: “Bir saat tefekkür; kırk gece nâfile ibâdetten üstündür.” buyurmuştur.

    Peygamber Efendimiz’in ( r ) konuşması zikir, sükûtu tefekkür idi. Nitekim hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Rabbim bana sükûtumun tefekkür olmasını emretti, (ben de size tavsiye ediyorum.)” “Allâh’ın yarattıkları üzerinde tefekkür edin…” (Deylemî, II, 56; Heysemî, I, 81) “Tefekkür gibi ibâdet yoktur.” (Ali el-Müttakî, XVI, 121)

    Ahmed er-Rifâî -kuddise sirruh- da şöyle buyurur: “Tefekkür, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ilk amelidir. Nitekim bütün farzlardan önce O’nun ibâdeti Allâh’ın mahlûkâtını ve nîmetlerini tefekkürden ibâretti. Öyleyse siz de tefekküre iyi sarılın ve ibret vesîlesi yapın.”

    Netice itibariyle ibâdetlerde huşûya, kalbin rikkat kazanmasına, muâmelâtta nezâkete ve ahlâkta kemâle erebilmek, ancak rûhu inkişâf ettirecek bir tefekkür ile mümkündür. Peki bu tefekkür nasıl olmalıdır?

    Mü’minde Tefekkür Ufku

    İnsana bir endam aynası olan bu cihan, sayısız ibret ve hikmet tecellîleriyle dolu ilâhî bir laboratuvar, ilâhî bir dershâne. Kâinatta Hâlık’ını, diri bir kalbe sahip insana tanıtmayan hiçbir zerre yok. Fakat ince gayeler ve nâzenîn hikmetlerle yoğrulmuş bu kâinat kitabını okuyabilmek, ancak kalben tekâmül etmiş kâmil mü’minlerin vasfı. Zîra ancak tefekkürde derinleşmiş bir gönül, rakik kalbi ve derin idrâkiyle onu okuyabilir. Bu aynen, bir denize kıyısından bakanların, onun sadece sathını görmesi, denize dalan mâhir bir dalgıcın ise, indiği her derinlikte bambaşka manzaralar seyretmesi gibidir.

    Dolayısıyla insan, aslâ dünyayı boş gözlerle seyretmeyecek. Gördüğü her manzara, onu tefekkürde derinleştirecek. Bu tefekkür de onu, dâimâ kalplerin muhtaç olduğu en mühim telkin olan zikre sevk edecek. Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    “…Dikkat edin! Kalpler, ancak Allâh’ın zikriyle huzur bulur!” (er-Ra‘d, 28)

    Sır ve hikmet cümbüşü olan bu kâinattan tefekkür hususunda birkaç misâli arz edelim:

    Mesela anâsır-ı erbaa dediğimiz dört unsur, yani ateş, hava, su ve toprak, hiçbiri diğerinin sınırına taşmıyor.

    Ne kadar ibretlidir ki, altımızdaki mağma tabakası, müthiş bir ateş deryâsı; üstümüzdeki Güneş ise, muazzam bir alev topu… Lâkin Mevlâmız, kullarına bu iki ateş arasında serin ve selâmet bir hayat lûtfediyor. Rabbimize ne kadar şükretsek az!..

    Havadaki % 77 azot, % 21 oksijen sınırı hiç değişmiyor. Peki bir değişse hayatın devam etmesi mümkün olur muydu? Hayır! Zîra havadaki % 21 nisbetinde olan oksijen, biraz fazla olsaydı, Dünya’daki her şey ilk kıvılcım ile tutuşurdu.

    Su (H2O); yani iki hidrojen, bir oksijenden oluşuyor. Biri yanıcı, diğeri yakıcı. Eğer oksijen ve hidrojen serbest kalsa, her şey birbirine girer, hayat mümkün olmaz. Ancak ne büyük bir sanat ve kudrettir ki, Cenâb-ı Hak, yanıcı ile yakıcıyı birleştiriyor ve onu, yani suyu, bütün mahlûkat için bir hayat kaynağı hâline getiriyor.

    Su, kirlendiğinde semâya çıkıp en güzel şekilde temizleniyor ve rahmet olarak yeryüzüne tekrar iniyor. Bir balık suyun içindeki oksijenle yaşarken, sudan çıkınca ölüyor.

    Toprak, verimini dâimâ devam ettiriyor. Ya ettirmese?

    Yani hepsi kendi hududu içinde. Hepsi ilâhî bir tanzimle devam ediyor.

    Bunlardan biri diğerine üstün gelse, kâinattaki ilâhî düzen bozulur.

    Gözümüzü semâya kaldıralım. Güneş ve Ay’ı tefekkür edelim. Rabbimiz;

    “Güneş ve Ay bir hesaba göre (hareket etmekte) dir.” (er-Rahmân, 5) buyuruyor.

    Mesela Güneş’le dünyamız arasındaki mesafe biraz daha fazla olsaydı, her yer kutuplara dönerdi. Ya da mevcut olandan biraz daha yakın olsaydı, bu sefer de her şey yanar kavrulurdu. Engin rahmet sahibi olan Rabbimiz, onları bizim için gökyüzünde iki ilâhî takvim eylediğini bildiriyor:

    “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar (döner). İşte bu, Azîz ve Alîm olan Allâh’ın takdîridir. Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tâyin ettik. Nihâyet o, eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner. Ne Güneş Ay’a yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir! Her biri (belli) bir yörüngede yüzerler.” (Yâsîn, 38-40)

    Yeryüzündeki bitkiler ve ağaçlar, ayrı bir mükemmellikte. Hepsi de kara toprağın bağrından rengârenk çıkan ilâhî sanat sergileri… Başıboş mu yaratılmış? Aslâ! Onların da pek çok vazifesi var. Bu vazifelerin biri, gündüz karbondioksiti alarak oksijene çevirmeleri, geceleyin de tam tersi bir durum… Sanki bu cihânın akciğeri. Ve bu vazifelerini hiç aksatmadan îfâ ediyorlar.

    Mevsimlere baktığımız zaman onlar da ayrı bir intizam içerisinde. İlkbahar sonbahara, yaz kışa karışmıyor. Her biri zamanı gelince meydana geliyor. Her mevsim kendi çiçeğini açıyor, kendi sebze ve meyvesini veriyor.

    Yine Dünya’nın ekseninde 23,5 derecelik bir eğim olmasaydı, mevsimler meydana gelmezdi. Bu durumda yaz olan yer ebedî yaz, kış olan yer ebedî kış olurdu.

    Dünya’nın kendi etrafında dönme hızı biraz yavaş olsa, gece-gündüz arasındaki ısı farkları çok yüksek olurdu. Daha hızlı olsaydı, atmosfer rüzgârları çok çok büyük hızlara ulaşır, kasırgalar ve tufanlar hayatı imkânsız kılardı.

    Yer kabuğu, yani toprak tabakası, şimdikinden biraz daha kalın olsaydı, canlıların hayatı için elzem olan oksijen bulunmayacaktı. Kalın toprak tabakası, mevcut oksijeni emecek ve hayat imkânsız hâle gelecekti.

    Kezâ, denizler, bugünkü hâllerinden bir miktar daha derin olsaydı, bu fazla sular karbondioksit ve oksijeni çekeceğinden, yeryüzünde hayat olmayacak, bitki bile yetişmeyecekti.

    Dünya’nın etrafındaki hava tabakası, biraz daha ince olsaydı, meteorlar her gün Dünya’mızın kabuğunu delip geçecekti.

    Hâsılı kâinattaki her harekete çok ince ve tam yerinde bir ölçü konulmuştur. Bu ölçülerde en ufak bir artma veya eksilme olsa, şu gördüğümüz nizam ve âhenk hemen bozuluverir.

    Cenâb-ı Hak, bu nizâmı insanın hizmetine vermiştir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lûtfu olmak üzere) size âmâde kılmıştır. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (el-Câsiye, 13. Ayrıca bkz. Lokmân, 20)

    “…Rahmân olan Allâh’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (hiçbir nizamsızlık ve bozukluk tespit edemeden) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.” (el-Mülk, 3-4)

    “Göğü Allah yükseltti ve mîzânı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (er-Rahmân, 7-8)

    İnsana baktığımız zaman da bu ilâhî tanzim göze çarpıyor. Mesela tek ayakla olsa yürüyemez veya biri diğerine göre daha uzun olsa rahat hareket edemezdi. Tek kolu olsaydı işlerini düzgün yapamazdı. Göz, kulak, dil, hepsi ayrı bir tanzim. Biri olmasa, vücudun âhengi ve dengesi bozuluyor.

    Bugün “Ver gözünü al dünyayı deseler!“kim değişir?

    Vücudun sıhhati, hepsinin âhenkli olmasına bağlı.

    Velhâsıl bütün kâinat, Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî azamet sergisi. Cenâb-ı Hak onu, insan idrâkine göre tanzim etmiş. Yeter ki insan, kalbindeki muhabbetle baksın, ibretle baksın, tefekkürle baksın, takvâ ile baksın…

    Ziya Paşa şöyle der:

    Bin ders-i maârif okunur her varakında,

    Yâ Rab ne güzel mekteb olur mekteb-i âlem!

    Yani;

    “Bu kâinat kitabının her bir yaprağında mârifet ilminin binlerce dersi okunur. Yâ Rabbi! Şu âlem, tefekkür deryasına dalarak ibretler almak için ne güzel bir mekteptir.”

    Bu sebeple Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de her vesîleyle:

    “Hiç tefekkür etmez misiniz? Akletmezler mi? İdrâk etmezler mi? Akıl erdirmiyor musunuz?” buyurarak mü’minleri, yani kalbe bağlı olan akıl sahiplerini îkaz buyurup[1] onları intibâha/uyanmaya dâvet eder.

    Büyük İslâm âlimlerinden Süfyan bin Uyeyne Hazretleri, şu sözü sık sık tekrar ederdi:

    “İnsan, tefekkür sahibi olursa, her şeyden bir ibret alır.” (İmâm Gazâlî, İhyâ, VI, 45)

    Nitekim bir mütefekkir, kâinat kitabındaki manzaralardan çıkardığı bir hikmet dersini şöyle ifade eder:

    “Âlem yaratıldığından beri hiçbir kuş, komşusundan daha fazla yuva yapmaya uğraşmadı; hiçbir tilki, saklanacak tek bir kovuğum var, diye kendini harap etmedi; hiçbir sincap, bir değil de iki kış yetecek kadar ceviz biriktirmediği için endişeden ölmedi ve hiçbir köpek yaşlılık yılları için birikmiş kemiği olmadığını dert ederek uykusuz kalmadı.”

    Duyan bir gönlün, gören bir kalbin hâlini ifadeye kelimeler yetişmez, lisanlar bundan âciz kalır. İşte böyle bir kalbî hassâsiyet ile kâinâtı seyredenler, Rabbimiz’in sergilediği sonsuz hârikalardaki ilâhî sanatın zevkine ererler.

    Sermâyesi aynı toprak olan bitkilerin rengârenk yaprak ve çiçeklerine, bunlardaki menevişlere, ağaçların renk, koku, lezzet ve şekilde sonsuz farklılık arz eden meyvelerine, ancak bir-iki haftalık ömrü olduğu hâlde, kelebeğin kanatlarındaki hârika desenlere ibretle nazar ederler. Varlıkların “lisân-ı hâl” denilen sırlı beyânlarına kulak kabartırlar. Böyleleri için bütün bir kâinat, artık okunmaya hazır bir kitap gibidir.

    Hazret-i Mevlânâ, aklımızı başımıza alarak hâlimizi tefekkür etmeye ve bu âlemdeki varlık hikmetimizi düşünmeye şöyle davet eder:

    “Şu insan toplumunu ibretle seyret!.. Yaşadığın bu âlemdeki bunca ilâhî azamet ve kudret akışlarını gördüğün hâlde neden körleşiyorsun, aptallaşıyorsun da bedeninin ve menfaatlerinin arzuları sana dağlar gibi büyük, selîm bir tefekkür ise karınca misâli küçük görünüyor?

    Ey esfel-i sâfilîne, (aşağıların en aşağısına) düşen kişi! Taşın nasıl bir şeyden haberi yoksa senin de tefekkür dünyasından öyle haberin yok. Sen ne yazık ki tefekkürünü zâyî ederek en büyük lezzetten mahrum kalmışsın!“

    Bir mütefekkir de şöyle der:

    “Bu âlem, âkiller (düşünüp ibret alan akıl sahipleri) için seyr-i bedâyî (ilâhî sanatın ibretle temâşâsı), ahmaklar içinse yemek ile şehvetten ibârettir.”

    Tefekkür nîmetinin, nefsânî arzulara râm edilmesi ne hazindir. Tefekkürsüzlük, kalbin tembelliği ve ahmaklık alâmeti; duygusuzluk da kalbin kör ve sağır kesilmesidir. Bunca ilâhî tecellîler karşısında kalbin duyarsız kalması, insanlık haysiyetiyle bağdaşmaz. Kâinâtı alık ve abus bir çehre ile seyretme gafleti, mânevî bir felâkettir. Bu hâl, âyet-i kerîmede şöyle beyân edilir:

    (Rasûlüm! Sana karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zîra dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz; göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (el-Hac, 46)

    Cenâb-ı Hak, kullarının; düşünen, araştıran ve ince anlayış sahibi zarif insanlar olmasını istemektedir. Bu sebeple bir müslüman, her vesîleyle ve bir ibadet heyecanı içinde tefekküre yönelmelidir. Bu hâlin güzel bir misâlini sergileyen, Ahmed bin Havârî’nin zevcesi Râbia Hanım şöyle demiştir:

    “–Her ezan işittiğimde, kıyâmet nidâcısını hatırlarım.

    –Her kar yağdığını gördüğümde amel defterlerinin havada uçuştuğunu görür gibi olurum.

    –Her ne vakit bir çekirge sürüsü görsem, haşri hatırlarım.”

    Kâinattaki ilâhî azamet tecellîlerini tefekkür, kulu tevâzu ve “hiçlik” iklimine götürür. Bir mü’minin olgunluğu da, Rabbine karşı acziyetini ve haddini idrâk edebilmesine bağlıdır. Kişinin Rabbine karşı her an hiçliğini, âcizliğini ve zayıflığını îtirâf etmesi gerekir ki, gurur ve ucub illetini bertaraf edebilsin.

    Bu bakımdan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- duâlarında:

    “Yâ Rabbi! Biz Sen’i Sana lâyık bir mârifetle tanıyamadık…” buyurmuş ve istiğfâr etmiştir. (Münâvî, II, 520)

    Muhammed bin Abdullah -rahmetullâhi aleyh- de şöyle demiştir:

    “Tefekkür beş türlüdür:

    Allâh’ın âyetlerini tefekkür ki ondan mârifet meydana gelir.

    Allâh’ın nîmetlerini tefekkür ki ondan muhabbet meydana gelir.

    Allâh’ın vaadini ve sevâbını tefekkür ki ondan rağbet meydana gelir.

    Allâh’ın tehdidini ve cezasını tefekkür ki ondan rehbet/korku meydana gelir.

    Allâh’ın ihsânı karşısında nefislerin cefâsını tefekkür ki ondan hayâ ve pişmanlık meydana gelir.”

    Her gün yatmadan önce yapılacak bir iç muhasebenin de tefekkür hayatımızda ihmâl edilemez bir yeri olmalıdır. Nitekim “Hesâba çekilmeden evvel nefsinizi hesâba çekiniz.” buyuran Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- da her gece:

    “Dicle kenarında bir koyun suya düşüp boğulsa, Allah onun hesâbını Ömer’den sorar.”

    “Bugün Allah için ne yaptın ey Ömer?” gibi ifadelerle kendini sorguya çekip bir vicdan muhâsebesinde bulunurdu.

    Bizler acabâ bu duyguları kaç defa lâyıkıyla yaşayabildik? Gündüzleri mâişet telâşıyla yorulan yüreklerimizi, kaç gece böyle bir muhâsebeye tâbî tutabildik?

    Elimizi şakağımıza dayayıp, niçin yaratıldığımızı, nereden gelip nereye gitmekte olduğumuzu, hayat çizgimizin ne nisbette doğru olduğunu ne kadar düşünebiliyoruz? Dînimizin îcaplarını ne kadar yaşayabildiğimizi, Rabbimiz’in emirlerini hayatımıza ne ölçüde yansıtabildiğimizi, Allâh’ın bizlere gönderdiği ilâhî mesaj olan Kur’ân’ın kültür ve ruh dünyasına ne kadar girebildiğimizi, hayatıyla canlı bir Kur’ân tefsîri ve bizler için büyük bir nîmet olan Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ne kadar izinden gidebildiğimizi, hâl, tavır ve davranışlarımızın O’nun üsve-i hasene olan hayatına ne ölçüde benzediğini, ne kadar düşünebiliyoruz? Bu hususlardaki noksanlıklarımız bizi ne kadar kaygılandırıyor? Yoksa en kıymetli tefekkür hazinemizi kendi içimizde kayıp mı ettik?

    Cenâb-ı Hak bizleri tefekkürsüzlük gafletinden muhâfaza buyursun. Kalbimizi, aklımızı, duygu ve düşüncelerimizi rızâ-yı ilâhîsiyle te’lif eylesin. Âmîn!..

    [1]. Bkz. el-En’âm, 50; el-Bakara, 219, 266; Muhammed, 24; en-Nisâ, 82; Yâsîn, 68…

    Kaynak: Âdâb-ı Muâşeret, Zehra Yolcu – Elif Telkeş, Erkam Yayınları

    İbadette Tembellik Olursa Üç Sebebi Vardır

    REKLAM ALANI
    ZİYARETÇİ YORUMLARI

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

    BİR YORUM YAZ