Dini ve İslami Bilgiler | Allah yolunda

Ebu’l Beşer’in ve Ebu’l Enbiya’nın Çilesi

Ebu’l Beşer’in ve Ebu’l Enbiya’nın Çilesi

Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi’nin baştacı olan Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin lisanından hareketle Allah’ın alemlere tebliğ vazifesiyle gönderdiği bir rivayette 124 bin olan, Kur’an-ı Kerim’de -alimlerin genel kabulünden hareketle- adı geçen 25 nebiden ikisinin çektiği çileler…

EBU’L BEŞER ve EBU’L ENBİYA

“Yakub: Ben gam ve kederimi sadece Allah’a arz ediyorum.” Yusuf Suresi, 86

Mayası toprak olan ve iğne ucu kadar bir nutfeden neş’et eden insanoğlu Allah’a kulluk için yaratılmıştır. Vakti geldiğinde kaderin tecellisi neticesinde emanetini (ruhunu) teslim eder. Ömür denilen bu vakit sonlanana dek insan denen muamma her daim bir arayış içerisindedir. Ebedilik ihtirası içindeki yanıp tutuşur. Her zaman en iyinin, en güzelin, en mükemmelin peşindedir. Bu arayışta kimi zaman sanatı, kimi zaman bireyi, kimi zaman toplumu, kimi zaman ilkeleri ve genellikle de dini araç/aracı olarak kullanır. Saydığımız bu aracılar tercih edenler tarafından kendi içindeki sistematiğine göre uygulanır. Netice itibariyle hepsindeki gaye sonsuz olana, en mükemmele yani O’na ulaşmaktır. En mükemmel, en güzel ve son din olan İslam ise bu aracılar arasında kusursuz ve boyun eğilmesi gereken tek gerçektir. İslam’dan başka denenen yollar insanı belirli bir noktaya kadar götürür. Muhayyileleri, tasavvurları sınırlıdır. İnsanoğlunun icat ettiği bir sistem -insan zaten kusurlu, eksik ve güçsüz yaratılmışken- nasıl sonsuza ulaştırabilir? İslamiyet ise Halık’ın nazarından hareketle kutlu nebileri vasıtasıyla mahlukata indirilmiştir. Son durağı daima kaynağı gibi ebedi olandır. Arayış içerisindeki ademoğlu İslam ile müşerref olduktan sonra yalnızca doğru yolu bulmuş olur. O yolda ayakların iman üzere sabit kalması, istikamete doğru hareket etmesi, ayet-i kerimede de buyurulduğu gibi: “Biz her insanın kaderini; kendi çabasına bağlı kıldık.”,[1] ferde bırakılmıştır. Bu çabaya yani mutlak olana erişmenin adına verilen mücadeleye, lisan-ı Pir-i Türkistan çile der. Jean Jacque Russou ızdırap, Mikelanj sanat, Yahya Kemal hürriyet, Mevlana aşk, Nurettin Topçu ise isyan der. Tabirler, nazariyeler farklı olsa da gaye tektir: O’nu aramak ve bulmak.

Biz, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi’nin baştacı olan Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin lisanından hareketle Allah’ın alemlere tebliğ vazifesiyle gönderdiği bir rivayette 124 bin olan, Kur’an-ı Kerim’de -alimlerin genel kabulünden hareketle- adı geçen 25 nebiden ikisinin çektiği çileleri, anlatmaya gayret edeceğiz. Haddimiz ve harcımız değil şüphesiz; Allah’ın en sevgili kullarını anlatmak, hele ki O’nun uğrunda çektiği çileleri yazmak. Ama niyetimiz o kutlu nebilerin hayatlarından ders çıkarıp, mutlak sonsuz arayışımızda bir nebze de olsa nefes almaktır. Konuya geçmeden önce temele alacağımızı söylediğimiz Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi hakkında tasavvuf ilmi denilince ülkemizde akla gelen ilk isimlerden olan Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz hocanın şu özet cümlelerinin mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum: “İyi bir dînî ve mânevî eğitim görmüş olan Yesevî, Arapça, Farsça ve Türkçe biliyordu. Halkla Türkçe konuşuyor ve Türkçe şiirler söylüyordu. Bu yüzden de etrafında daha çok Türk halkı toplanıyordu. Ahmed Yesevî’nin “Hikmet” adını verdiği şiirlerinde sanat endişesinden uzak “didaktik” mahiyette bir yoğunluk vardı. O, yazdığı hikmetleri, yaptığı vaaz, sohbet ve zikirleri sâyesinde halk üzerinde şu önemli sonuçları gerçekleştirmiştir:

  • Sağlam bir şerîat ve din bilgisi,
  • Yüksek seviyede bir tasavvuf sevgisi,
  • Şerîat ve tarîkatın arasını telif,
  • Halka ilâhî aşk ve sevgi aşısı,
  • Türkçe’yi tasavvuf dili hâline getirmek.
  • O, ahlâk ve tasavvufu sevdirmek için gerekli olan riyâzat yolunu tuttuğunu şu ifâdelerle anlatmaktadır:

    Bismillah dip beyân eyley hikmet aytıp

    Taliplerge dürr ü güher saçtım muna

    Riyâzetni katığ tartıp kanlar yutup

    Min defter-i sânî açtım muna”

    Yesevî’den sonra onun açtığı muhitte tasavvufî halk ve tekke edebiyatı şâirleri yetişti. Hatta Yûnus’un yetişmesi bile onun hazırladığı ortamda gerçekleşti. Nitekim Yûnus’un şiirlerinde Yesevî izleri açıkça görülmektedir:

     Yesevî                                               Yûnus

    Aşkın kıldı şeydâ mini                        Aşkın aldı benden beni

    Cümle âlem bildi mini                        Bana Seni gerek Seni

    Kaygum sinsin tüni küni                   Ben yanarım dün ü günü

    Minge sin ok kireksin[8]                    Bana Seni gerek Seni[2]

    EBUL BEŞER’İN ÇİLESİ

    Allah’a her mekan ve zamanda kulluk yapmak için yaratılmış olduğunu belirttiğimiz insanoğlunun atası Hz. Adem’dir. İslamiyet’in haricinde Musevilik ve İsevilik’te de ilk insan olarak yani beşerin babası olarak Hz. Adem kabul edilir. Vücudu topraktan meydana getirilen Hz. Adem, Allah’ın nurundan/ruhundan üfürmesinden sonra ‘insan’ hüviyeti kazanır. Allah tarafından Hz. Adem’e insan, hayvan, dağ, ova, deniz gibi ve bütün yaratıkların isimleri öğretilmiştir. Allah Hz. Adem’in şahsında insanın karşılaşacağı, her türlü zorlukları yenme ve hayatı göğüsleyebilmesi için ihtiyaç duyacağı ilimleri, ona yaratılış esnasında vermiştir.[3] Adem kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de 25 yerde geçer.[4] Allah meleklerinden Adem’e secde etmelerini ister, yalnız kibirlenen İblis ilk insana secde etmez.[5] Bu yüzden cennetten kovulur ve Hz. Adem’e, onun soyundan gelecekleri düşman belleyip yoldan çıkartacağını söyler.[6] İnsanın ilk çilesi o zaman başlar. O ve nesli artık çetin, sinsi ve kovulmuş bir düşman ile karşı karşıyadır. Ve kovulmuş o düşmanın nefs gibi bir de olası bir ortağı vardır. Terbiye edilmez ise şeytanın veyahut onun vesveselerinin verdiği heveslerin kölesi olabilecek bir yapıdadır nefs. Ama terbiye ve tezkiye edilir, dizginleri sıkıca tutulup Hakk’a yönlendirilirse, namütenahi arayışın anahtarı olur, vuslata bir küheylan misali taşır insanı.

    Kaderi imtihanlarla sınanmak olan Hz. Adem’e bir hediye sunan Allah, kaburga kemiğinden Hz. Havva’yı yaratır. Ve ilk çilesini de Hz. Havva annemiz vasıtasıyla yaşar. Allah-ı azimüş-şan A’raf Suresi 19. ayetinde “Ey Adem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yeyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın! Sonra zalimlerden olursunuz.” buyurur. Yaratıldığından beri cennette olan ve cennetteki bir yasak ağaca yaklaşmaması belirtilen Hz. Adem ve Hz. Havva, o ağaçtan yasak meyveyi yiyerek imtihanı kaybederler.[7] Bunun neticesinde Hz. Adem ve Hz. Havva cennetten çıkartılarak yeryüzüne gönderilir. Bir rivayete göre Hz. Adem Hindistan’da Seylan (Ceylon) bölgesine, Hz. Havva ise Cidde’ye indirilir. İki yüz sene olarak belirtilen bir zaman dilimi içerisinde pişmanlık duyan Hz. Adem Allah’a yalvararak affetmesini diler. Merhamet sahibi Rahman, Hz. Adem’in tevbesini kabul için ona Mekke’ye gitmesini vahyeder. Günümüze ulaşan Hac ritüelini gerçekleştiren Hz. Adem ve Hz. Havva affedilir. Batındaki çocuklarından ziyade zuhuratta Hz. Adem’in çocukları olarak Habil ve Kabil bilinir. Maide Suresi’nin 27-31. ayetleri arasında Habil ve Kabil’den bahsedilir. Allah’a iki kardeş de kurban sunar. Habil’in kurban’ı kabul edilirken, Kabil’in kurbanı kabul edilmez. Kıskançlık ve haset duyan Kabil nefsinin esiri olarak kardeşi Habil’i öldürür. Daha sonra çoğalacak insanoğlunun ve dahi Hz. Adem’in bir diğer çilesi de Habil ve Kabil’in yaşadıkları ve sonrasında ortaya çıkan kin, haset, kıskançlık gibi haris duygular olur. Bu elim vakıa Maide Suresi’nin 27. ayetinde şöyle anlatılır: “Onlara Adem’in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyla oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine): “Seni öldüreceğim” demişti. Diğeri ise şöyle demişti: “Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder.”

    EBU’L ENBİYA’NIN ÇİLESİ

    Sonsuzu aradığını söylediğimiz insanoğluna rehber olması, onları irşad etmesi amacıyla Yüce Yaradan tarafından nebiler gönderilir. Gönderildikleri toplumun içinden olan nebiler de, tebliğ vazifesiyle geldiği diğer mahluklar gibi kul özelliği taşır. Bu kullar takvaları (Allah’a yakınlık dereceleri) neticesinde Rahman’ın katında makamlar kazanırlar. Hz. İbrahim bu makamlardan en değerlilerinden birisine Allah’ın ‘dostu’ makamına erişir. Allah, Hz. İbrahim hakkında şöyle buyurur: “…Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.”[8] Mezopotamya’da Keldani kavmine gönderilen Hz. İbrahim, Allah’ı; o üzerinde durduğumuz mutlak arayış, ızdırap, isyan yani çile ile bulur. Zuhuratta sadıklığının neticesi olarak resul olarak vazifelendirilir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’den ‘sadık bir kul’ olarak bahseden Allah-ı azimüş-şan, onun soyunu mübarek kılarak artık gelecek tüm nebilerin kendi soyundan olacağını müjdeleyecektir. Bu yüzden Hz. İbrahim ‘Ebu’l Enbiya’ olarak adlandırılır.

    Hz. İbrahim’in ilk ve esaslı çilesi; tevhide erişme, Nemrud gibi fesat çıkaran putperest yöneticilerin hakim olduğu toplumda ‘tek’ olanı bulma ile başlar. Diğer nebiler gibi yaratılış itibariyle günahsız olan ve günah işlemeyecek olan Hz. İbrahim, putperest ve azgın bir kavmin arasında sık sık tefekküre çekilir. Peygamberlik vazifesi kendisine bildirilene kadar ki zamana kadar hiç günah işlemeyecek ve her daim putperest inançtan uzak duracaktır. Allah’ın “Biz ona daha önce rüşdünü vermiştik” dediği Hz. İbrahim çilesinin sonucunda huzura erişir. Mutasavvıfların tabiriyle söyleyecek olursak çilesini kırar. Allah tarafından resul olarak vazifelendirilir. Bu hadise Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde geçer:

    “Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk. Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, Rabbim budur, dedi. Yıldız batınca, batanları sevmem, dedi. Ay’ı doğarken görünce, Rabbim budur, dedi. O da batınca, Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan olurum, dedi. Güneşi doğarken görünce de, Rabbim budur, zira bu daha büyük, dedi. O da batınca, dedi ki: Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Ancak, Rabbim’in bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Hâla ibret almıyor musunuz?”[9]

    Resullük vazifesini alan Hz. İbrahim tebliğ ve irşada başlar. Kavmine tevhidi, tek olan Allah’ı ve kendisiyle gönderilen suhufu (sayfalar) anlatır. Kavminin eski insanlarından gelenek olarak kalan putlara ayinlerin, secdelerin yapıldığı bir sözde bayram zamanı daha geldiğinde Hz. İbrahim bir karara varır: Puthaneye girip tüm putları yıkacaktır. Putlardan en büyüğü haricinde hepsini kıran Hz. İbrahim baltayı en büyüğünün boynuna asar. Daha sonra puthaneye gelen putperestler çılgınlar gibi kimin yapanı ararlar. Hz. İbrahim’e bunu kendisinin yapıp yapmadığını sorarlar. Enbiya Suresi’nin 52. ve 67. ayetleride belirtilen hadise yaşanır. Hadise özetle şu şekildedir: Hz. İbrahim kızgınlıkla kendisine gelen putperestlere “En büyükleri sapasağlam duruyor, ona sorun, belki o sadece bana tapın diye yapmıştır” der. Azgın kavim “Sen de biliyorsun ki o konuşmaz” deyince, Hz. İbrahim ayette buyurulduğu üzere şu cevabı verir: “Öyleyse, dedi, Allah’ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâla tapacak mısınız?”[10]

    Kendilerine gelen apaçık delillere rağmen iman etmeyen azgın kavim, Hz. İbrahim’i ateşte yakmaya karar verir. Hz. İbrahim yakılan devasa ateşe mancılık vasıtasıyla atılacak, sözde, haniflere gözdağı verilecektir. Kendisini ilah zanneden Nemrud, Kur’an’da kendisi gibi geçen nice nasipsizler misali Hz. İbrahim’e zulüm için şehir meydanında büyük bir ateş yaktırır. Mancılık ile ateşe atılan Hz. İbrahim eriştiği tevhid inancının vakar ve şuuru ile tam bir teslimiyet gösterir. Hz. İbrahim ateşe atıldığında Cebrail gelerek “Ey İbrahim! Söyle ne istiyorsan yapayım, seni bu ateşten kurtarmaya geldim!” der. Hz. İbrahim ise tevhidin şuuru ile muazzam bir cevap verir. Onun Cebrail’e verdiği cevap Nemrud, Firavun, Ebu Cehil gibi ve gelecekte ortaya çıkacak bu hüsrana uğramaya mahkum güruhun zulümlerine karşı bizlere öğüt olacak niteliktedir. Çilenin en ağırını yaşayan ve bir an bile selim olan kalbine, ateşe düşmek üzereyken bile ümitsizlik, şüphe getirmeyen Halilullah şöyle der: “Ey Cebrail! Benim dileğim yalnızca Allah’tandır. İbrahim, Allah’ın emrine (takdirine) razıdır!” Hz. İbrahim’deki teslimiyeti gören Cenab-ı Allah şöyle buyurur: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve zararsız ol’ dedik.”[11]

    [1] İsra Suresi, 13

    [2] www.hasankamilyilmaz.com/index.php?option=com_content&task=view&id=359&Itemid=9

    [3] www.diyanet.gov.tr/turkish/DIYANET/avrupa/2004avrupa/agustos/y03.html

    [4] Bakara Suresi, 31, 33, 34, 35, 37 Ayetler; Âl-i İmran Suresi, 33,59; Maide Suresi27; Araf, 11, 19, 26, 27, 31, 35, 172; İsrâ, 61, 70; Kehf, 50; Meryem, 58; Tâhâ, 1, 15, 116, 117, 120, 121 ve Yasin sûresi 60

    [5] Kehf Suresi, 50, A’raf Suresi 18

    [6] A’raf Suresi, 16, 17, 18

    [7] Araf Suresi, 22. Taha Suresi 12.

    [8] Nisa Suresi, 152

    [9] En’am Suresi, 75, 80

    [10] Enbiya Suresi, 66

    [11] Enbiya Suresi, 69

    Kaynak: Yazar-Gökhan Gökçek

    REKLAM ALANI
    ZİYARETÇİ YORUMLARI

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

    BİR YORUM YAZ